Orhan Can eşofmanlı

Gerçek Gazeteciler nehir kıyısındaki bir ağaçtır.
Akan su onların tam önünden geçer..
Bu yüzden önlerinden geçen her şeyi yakından görürler.
Hatta, suyun üst tarafından gelenler ve gelenlerin gelişlerini ilk onlar görür.
“Gelenin” suyun akışıyla yaklaşmasını, yaklaştıkça giderek “büyümelerini” görür.
“Gelen” nehir kıyısındaki ağacın (gazetecilerin) tam önüne vardığında büyümenin en “Büyük” noktasındadır.
Gazeteci de ona en yakın yerdedir.
Ancak gelen gitmeye mahkumdur.
Çünkü; ne yazık ki, su akmaya devam etmektedir..
Su aktıkça “gelen”, bu defa nehir kıyısındaki ağaçtan uzaklaşmaya başlar.
Su aktıkça küçülmeye, küçüldükçe uzaklara doğru yol almaya devam eder.
Durmak isteseler de duramazlar..
Bu, suyun tarihi ve diyalektik olarak gücüdür..
Gelen artık “gitme” yolundadır.
Ama ağaç hala aynı yerindedir.
Ve hala su akmaktadır..
Suyu üst tarafından büyüyerek gelen gitmiştir ama mutlaka yeni bir gelen olacaktır.
O da ağaçların önünden geçip gidecektir.
Suyun yukarı tarafına bakıldığında “bir gelen” mutlaka olacaktır.
Nehir kıyısındaki ağaç, “gelenin” yaklaşmasını, yaklaşırken büyümesini, tam önüne geldiğinde büyüyebileceği en büyük noktaya ulaşmasına “Şahit” olur.
Tam önüne geldiğinde heybetini yakından görür.
Sonra, gelen suyun aşağı tarafına doğru gitmeye başlar..
Ama yavaş ama hızlı..
Ağaç, önünden akıp giden, gidenin küçülerek gözden uzaklaşmasına da “Tanık” olur.
Tabii; mevsimine göre suyun debisi neyse, “gelenlerin” hızı, her mevsimdeki suyun yoğunluğu ile orantılıdır.
Kimi mevsim aheste aheste gelenler olur, kimi mevsim şimşek hızında yaklaşan olur:
Ama mutlaka aşağıya doğru akıp giderler..
Hızları, yoğunlukları ne olursa olsun akıp giderken, nehir kıyısındaki ağaç hep aynı yerdedir…
Bu, tarihin tanıklığıdır..

İşte, bu yüzden de gazeteciler “Hancı”, gelenler ise “Yolcudur”..
Gazetecilerin “Hancı” olduğu yerde de, siyasetçisinden teknik adamına, teknik adamından, sporcusuna, şarkıcısından dandik bilim adamı – dandik gazetecisine vs kadar herkes “Yolcudur”..

“Hancı” ve “Yolcu”ların olduğu bu hayatta ise;
hancı olan gazeteciler elbette tarihin tanıklarıdır.
Ve unutmayın ki, “Tarihin tanıkları” her şeyi görürler ve not ederler.
Evet,
gazeteciler tarihin tanıklarıdır.
Olana “olmadı”,
olmayana “oldu” diyemezler..
Gerçek gazetecilerin hikayesi böyledir..

Ancak,
bir de gazeteci süsü ile ortaya çıkmış doyma hissi olmayan “Ajan gazeteciler”, “omurgasız gazeteciler”, “Yandaş gazeteciler”, kıblesi para olan “fırdöndü gazeteciler”, ‘Giden ağam gelen paşam’ diyen gazeteciler vs vardır.
Kendilerine gazeteci süsü vermiş bu kişiler asla nehir kıyısındaki ağaçlardan biri değildir.

Onlar, akan nehrin kıyısında “Ot” olarak türeyen “canlılardır”..
Nehir, kurak aylarda az aktığında, gerekli suyu “Emedikleri” için sararıp ölürler.
Şayet; nehir, yağan yağmurlarla coşup gürlediği “mevsimlerde” tutunabildikleri bir avuç toprakla birlikte köklerinden sökülürler, erozyon artığı olarak akar, dağılır, yok olup giderler.
Kendilerine gazeteci süsü vermiş ahlaksızlar için nehrin kurak zamanları ile coşkun aktığı mevsimler ideal değildir.
Çünkü o mevsimler, onların ölüm günleridir.
Bunlar, nehir hep “suskun aksın” isterler.
Suyu sonuna kadar emmek için o uygun “mevsimler” en sevdikleri mevsimdir..
Her gece televizyonlarda onlar vardır.
Davetlerde onlar vardır.
Gazete köşelerinde onlar vardır.
En güzel paraları kazanır, en güzel yerlerde yaşarlar..
Suyu, doyasıya emerler..
Asla doyma hissleri yoktur.
“Mevsim” değiştiğinde başlarına gelecekleri bildikleri mevcut “mevsim” hiç bitmesin isterler..
Ama çaresi yoktur, her mevsimin bir sonu vardır…

Elbette, nehir kıyısında oluşan bu “otları” da, nehir kıyısındaki “o ağaçlar” görürler ve yaptıkarına tanıklık ederler, not alırlar..
Tabii “Tarihe not düşmek” için.

En Kalbi Muhabbetlerimle…
Ben CAN; Orhan Can..