Unutulmayanlar: Rütbesiz Yazı İşleri Müdürü.. Necip Fazıl ve Kadir Mısırlıoğlu’nun linç ettirip öldürtmek istediği gazeteci.. Cemil Özyıldırım’ın tarihe ışık tutan kitabından

Erol Türegün ve Yazı işleri

Unutulmayanlar:

Rütbesiz Yazı İşleri Müdürü

Hürriyet Gazetesinde ‘’Rütbesiz Yazı İşleri Müdürü’’ idi rahmetli Erol Türegün. Onu 29 Haziran 2018 yılında kaybettik. Türegün, unutulmayanlar listesinde, gerek insani yaşam ve tavırları, gerekse gazetecilik nitelikleri ile ilk sıralarda bulunuyor. Meslekte unutulmayan büyüklerimizi anlattığım ‘’Bizim Yokuşun Kalem Ustaları: Yazıyoor’’ adlı kitabımda yer alan Erol Türegün’ü ölümünün 1.’nci yılında, kitaptan aynen alınan yazı ile bir kez daha anarak yaşatalım. Uzun bir yazıya zaman ayıranlar, gerçek gazeteciliğin bir belgeseline tanık olacaktır.

55 yıllık meslek hayatında kimseye darılmadı, kırılmadı, küsmedi. Meslekte ‘’Beyefendi’’ bir gazeteci olarak tanındı. Çalışma hayatında onu kimse bir gün olsun kravatsız görmedi.
Hatta bir pazar sabahı akrabaları ile denize giderken, mayosundan sonra takım elbisesini giymiş, kravatını takmıştı. ’’Düğüne mi gidiyoruz ‘’ diyen akrabaları, hayretler içinde kalmıştı. 1937 Ankara doğumlu idi.
Hakim olan babasının tayini ile 13 yaşındayken Urfa’dan İstanbul’a gelen Erol Türegün, Haydarpaşa Lisesinde okudu. Oldukça yakışıklı idi.
Arkadaşları onu, zamanın ünlü aktörü, genç kızların sevgilisi James Dean’ı benzetir, ‘’James’ diye çağırırlardı. Nezih Demirkent, Can Bartu okul arkadaşlarıydı.

Erol Türegün eşine ve işine aşıktı. 1962 yılında ressam olan eşi Türkel Türegün ile evlendi.
Figen ve Filiz adlı iki kız çocukları dünyaya geldi.
Torunları Pınar, Helin ve Mustafa ile de mutlu bir aile tablosu çizdiler. Türkel Türegün Türkiye’de kabartma resmin öncüsü idi.
50’nci sanat yılını, kabartma tablolarını ve yağlı boya eserlerini sergilediği 34.’ncü sergisi ile taçlandırmıştı.
Şubat 2014 yılında vefat eden usta ressam Türkel Türegün, aileye büyük acı yaşattı.
Erol Türegün de sanata açık bir insandı. Şairdi, şarkı sözleri de yazardı. 1964 yılında Yedi Tepe Yayınlarından ‘’Beş Akşam’’ adı ile bir şiir kitabı yayımlanmıştı.
Yazı İşlerinde çalıştığı yıllarda, başını işinden kaldırmaz, haber ağırlığını o çeker, bu yüzden Rütbesiz Yazı İşleri Müdürü diye anılırdı.
Omuzlarına yüklenen sorumluluklar nedeni ile göz altılara ve cezaevlerine aşina bir gazeteciydi.
İlk kez 1959’da Vatan gazetesinde iken, Sansaryan Han’da gözaltı ile tanıştı.
Aynı yıl ikinci kez yine oradaydı. 12 Mart askeri darbesinde, Yazı İşleri Müdürü olduğu Akşam Gazetesinde, yazar Çetin Altan ile birlikte, Selimiye kışlasında, 12 Eylül 1980’de de askeri baskıların daha ilk günlerinde Hürriyet Gazetesinde çalışırken, ‘‘Zam yağmuru geliyor’’ manşeti yüzünden, bir kere daha aynı kışlada demir parmaklar arkasında idi.
Gözaltına alınışının 12. gününde, elleri kelepçeli ifade vermeye götürülmesini, kapatıldığı tabut gibi hücrede, ortalıkta cirit atan farelerin dolaşmasını hiç unutmadı.

Heyecan olmazsa olmaz

Meslek hayatı boyunca bacaklarının korkudan değil, heyecandan sürekli titrediğini, söyleyen Erol Türegün, bir gün yazı işleri toplantısında çalışma arkadaşı Tufan Türenç’in, “Nedir bu halin?.. Heyecandan kalbin duracak” dediğini anımsıyor ve ‘’Heyecan, bizim mesleğimizin olmazsa olmazıdır. Oksijenidir. İtme gücüdür. Zamanı yok eden tılsımlı bir duygudur’’ diyerek, mesleğin özetini yapıyordu.
Sakin, soğukkanlı, işini seven, polemiklerden uzak duran, meslek hayatında kendisine danışılan, titiz, mütavazi, ilginç bir kişilikti Erol Türegün.
Yazı İşleri toplantılarında, mavi, kırmızı ve ispirtolu kalemler kullanırdı.
Kırmızı kalemle gündemi işaretlerdi.
Maviyle birinci sayfaya girecek haberleri, ispirtolu kalemle de haberlerin önemli olanlarına işaret koyardı.
Bunun çok faydasını gördüğünü söylerdi.
Çünkü, tek renk kalemle not alan arkadaşlarının, hangi haberin önemli olduğunu bulmak için, hepsini okumak zorunda kaldıklarına tanık olmuştu.
Bir başka özelliği ise, çekmecesinin ilaçlarla dolu olması idi.
Özellikle baş ağrısı çekenlerin eczanesi gibiydi.
Hatta gazetenin doktoru Gündüz Tezmen’in bile, hastası için ondan ilaç aldığı olurdu.
1957 yılında, heyecanlı bir yürüyüşle gazeteciliğe başlayan Erol Türegün, mesleğe ilk adımını attığı günleri şöyle anlatıyor:

‘‘İstanbul Fındıkzade’deki 3 yıllık Yüksek Gazetecilik Okulunu bitirmiştim. 20 yaşındaydım ve tek isteğim gazeteci olmaktı. Hocamız Prof. Dr. İffet Halim Oruç, beni Vatan Gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman’a gönderdi. Bacaklarım yine titreye- titreye, Ahmet Emin Yalman’ın odasına girdim. Yalman direk söze girdi:

-Gazeteci olmak istiyormuşsun. Duyduğum kadarıyla CHP Kadıköy İlçe Gençlik Kolu Başkanıymışsın. Hemen istifa edeceksin’.

Hemen istifa ettim. Beni İstihbarat Şefi rahmetli Kemal Aydar’a gönderdi. Kemal Aydar beni polis-adliye muhabiri yaptığında tepki gösterdim. Stajyerdim o zaman. Siyasi haberler yapmak istiyordum. Ahmet Emin Yalman tepkimi anlayıp beni çağırdı ve ‘Polis-adliye muhabirliği yapmayan, gazeteci olamaz’ dedi. Bu uyarı kulağıma küpe oldu. Polis-Adliye muhabirliği bana, habere kuşkulu bakmayı, haberin arkasını aramayı, dedektif gibi düşünmeyi kazandırdı’’.

Az daha linç ediliyordu

Gazeteciliğe yeni başladığı o heyecanlı günlerden birinde Erol Türegün, az daha linç ediliyordu. 1958 yılının 10 Kasım günü, Necip Fazıl Kısakürek’in gençlerle yaptığı sohbeti izlemeye gitmişti. Gençlerin arasında not alırken, sarışın ve yakışıklı genç gazeteci, Necip Fazıl’ın dikkatini çekti. Onu yanına çağırdı:

– Kimsin sen?
– Gazeteciyim
– Hangi gazetedensin?
– Vatan’dan
– Memleketin neresi?
– Ankara
– Gençler, Selanikli Vatan’ın, Ankaralı muhabiri bizi izliyor.

Vatan Gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman Selanikli idi. Bu da ‘’Dönme’’ diye anlamsız bir tepkiye neden oluyordu. Necip Fazıl’ın bu çağrısı ile başında fes olan, sonradan adının Kadir Mısırlıoğlu olduğunu öğrendiği kişi, arkasında bir gurup ile üzerine yürüdü. Yine bacakları titriyordu.
Aynı anda kapıdan Cumhuriyet’ten Vasfiye Özkoçak ile Milliyet’ten Ekrem Altınkaynak içeri girdi. Necip Fazıl onları görünce, bir el işaretiyle öfkeli gençleri durdurdu.
Erol Türegün ‘’O günü düşünürken, belki o gençlerin arasında, 1972 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun olan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Aker de vardı’’ diyor.
1958 yılı Menderes’in Başbakanlığı dönemiydi.
Yaz aylarında, bir olayı incelemek için Karadeniz’e gidip gemi ile dönen CHP’li 3 milletvekilini, CHP Gençlik Kolları Karaköy rıhtımında karşılamak için toplanmıştı. Büyük bir kalabalık vardı. Polis kalabalığı dağıtmak isteyince, çatışmalar da çıktığı haberleri geliyordu.
Olayları izleyen Vatan Gazetesi muhabirleri Hilmi Yavuz ve Egemen Bostancı’dan gazete yönetimi, haber alamıyordu. Yazı İşleri’nde telaş başlamıştı. Bundan sonrasını, Erol Türegün anlatıyor:

‘’Onların durumunu merak edip, Karaköy rıhtımına gittim. İkisinin de Tophane karakolunda gözaltında olduğunu öğrendim. Akşam saatleriydi. Karakola uğradım.
Kapıdaki Nöbetçi polise iki gazeteci arkadaşımızın gözaltında olduğunu, bir ihtiyaçları olup olmadığını sorup çıkacağımı söyleyerek izin istedim.
Kimliğimi aldı ‘Geçin ama, çok kalmayın’ dedi.
Hilmi ve Egemen ile konuştum, kapıya geldim. Nöbetçi polis değişmişti. Durumu karakol amirine anlattım, (Yemezler) dedi. Kimliğimi verdiğim polis, 48 saat izne çıkmıştı. Yapacak bir şey yoktu.
Kimliksizlikten geceyi gözaltında geçirdim. Ertesi gün mahkemeye çıkarıldık.
Poliste gözaltında olan ve ifadesi alınan sanık sayısı 72 idi.
Benim ifadem alınmadığı halde, 72’nin üzerine beni de sayıp, 73 sanıklı bir davanın mahkemesi görülecekti. Hakime de derdimi anlatamadım. Hilmi ve Egemen tutuklandılar. Beni yine gözaltında tuttular. Kimliğimi verdiğim polis 48 saat sonra izinden dönünce serbest kalabildim’’.

Herkesten gizlenen cenaze

1 Ocak 1959’da Vatan Gazetesi ile mukavele imzalayan Erol Türegün, bir yıl sonra askere gitti.
27 Mayıs ihtilalinde Ankara’da Piyade Yedek Subay Okulu’ndaki dağıtımda kura çekerek, Afyon 52. Hava Piyade Er Eğitim Taburunun Nizamiyesinden, asker elbisesi ile içeri girdi.
13 Temmuz 1960 gecesi, görev yaptığı taburda nöbetçi amiri iken, aniden bir hareketlilik yaşandı.
Emirler veriliyor, alarm durumuna geçiliyor, nöbetçiler artırılıyordu. Erol Türegün’e göre o gece, tarihe not düşülecek bir geceydi:

‘‘Saat 20.00 suları idi.
Tabur Komutanı telefonda hemen kırmızı alarm vermemi, çevreyi güvenlik altına almamı, nöbetçileri iki katına çıkarmamı, pistin temiz olması emrini verdi.
Havaalanı alarmdaydı.
Emri anında yerine getirdim.
Az sonra Tabur Komutanımız geldi. Gece saat 21.00’den sonra Afyon, Kütahya, Uşak ve Isparta Valileri de taburda idi.
Saat 23.00’den sonra, alana bir nakliye uçağı indi.
3 ambulans, uçağa yaklaştı. Uçaktan çıkarılan bir tabut, ambulansa yüklendi. Birliğimizden 3 astsubay ile bir grup asker, diğer ambulanslara binerek onları takip etti.
Ertesi gün, cenazenin gece yarısı Isparta istikametine doğru götürüldüğünü, dağlık bir yerde önceden açılmış mezara defnedildiğini, mezardan hiçbir iz bırakılmadığını öğrendim.
Taburdan kafileye karışan astsubaylara göre cenaze, 23 Mart 1960 günü Şanlıurfa’da ölen, daha sonra da Halil-Ur Rahman Dergahına defnedilen Saidi Nursi’ye aitti.
27 Mayıs darbesinden sonra kabir yıktırılmış, cenaze mezardan çıkarılmıştı.
Askeri yönetimin emriyle bu cenaze operasyonu yapılmıştı’’.

Gazete patronunda panik

1 Haziran 1961’de terhis olarak tekrar Vatan Gazetesi’ne dönen Türegün, Ağustos ayında gazete kapanınca, kısa sürelerle İkdam, Son Havadis ve Hergün gazetelerinde çalıştı.
1963’de Şişhane’deki Yeni İstanbul Gazetesi’nde İstihbarat Şefi oldu.
Tarihler 1964’ü gösterirken, patates tüccarı olarak ünlenen Adapazarlı Kemal Uzan, Yeni İstanbul Gazetesi’ni satın aldı.
Müteahhitlikten, gazeteciliğe soyunan, daha koltuğuna ısınamadan başına gelen bir gazetecilik olayı karşısında panikleyip, büyük korku yaşayan Kemal Uzan’ın çaresizliğine, Erol Türegün yakından tanık oldu.
Bu panik ve korku, inşaatını yaptığı Ali Sami Yen Stadı’nın açılış günü ‘’Stat çöküyor’’ diye radyodan yapılan anonstan kaynaklanmıştı.
Kemal Uzan, gazete sahibiydi ama, bu olayda kendisini nasıl savunacağını, gazetesinde haberi nasıl kullanacağını düşünüyordu. Erol Türegün, ibretlik bu olayın öyküsünü şöyle özetledi:

‘’Patronumuz Kemal Uzan’ın inşa ettiği Ali Sami Yen stadının açılış töreni, 20 Aralık 1964 yılında, Dünya Kupası elemeleri için oynanacak Türkiye-Bulgaristan Milli maçı öncesinde yapılıyordu. Maç için 49 bin 500 bilet bastırıldığı, bunun 48 bin 600 adedinin satıldığı açıklanmıştı.
Açılış törenini, naklen yayınlayan İstanbul radyosundan dinliyorduk. Başbakan Yardımcısı Kemal Satır, Devlet Bakanı Malik Yolaç, Beden Terbiyesi Genel Müdürü Nuri Gücüyener, Galatasaray Kulübü Başkanı Ulvi Yenal’ın konuşmaları sonrasında açılış töreni, Galatasaray camiasının şeref turu ile devam ederken, radyodan beklenmedik bir açıklama duyduk.
Stadın Büyükdere Caddesi tarafındaki açık tribünden imdat seslerinin yükseldiği, onlarca insanın tribünden aşağıya, betona ve aşağıdaki taraftarların üzerine düştükleri anons edildi.

Radyonun heyecan içindeki spikeri, büyük paniğin yaşandığı tribünün ön duvarındaki güvenlik demirlerinin yıkıldığını anlatırken ‘’Eyvah galiba tribün de çökmeye başladı’’ diye konuşmasına devam etti.
Bu arada radyo yayınında, tribünde satış yapan sucukçunun devrilen arabasından yükselen alevlerin, yangına da sebep olduğu anlatılıyordu. Stattaki muhabirlerimizle de irtibat kesilmişti.
Stadın inşaatını yapan yeni patron iş adamı Kemal Uzan, panik içindeydi. Zira, Ali Sami Yen Stadı dışında, Afşin Elbistan Termik Santrali, Samsun’daki Hasan Uğurlu Barajı, İzmir’de Halkapınar Olimpiyat Tesisleri’nin inşaatını da o yapmıştı.
Bir süre sonra gazetelere haberler ve fotoğraflar gelmeye başladı.
Ölenler olduğundan da söz ediliyordu.
Patron Kemal Bey, stattaki olayın haberini, gazetesinde nasıl kullanılacağını kara-kara düşünüyordu.
Gazetenin baskı saati yaklaşırken, Kemal Uzan kararını açıkladı.
Ali Sami Yen Stadındaki olay, gazetede 3 sütun olarak verilecekti.
Ancak sonradan anlaşıldı ki, tribünde izdiham yüzünden arkadaki seyircilerin öne doğru baskı yapması, bir çok seyircinin tribünden aşağıya düşmesine neden olmuştu.
Sucukçunun arabasında çıkan yangın da, panik ortamını körüklemişti.
Tribündeki seyircilerden 84 kişi yaralanarak, hastanelere kaldırılmıştı.
Buna rağmen Türkiye-Bulgaristan maçı bu olaydan sonra oynandı ve 0-0 beraberlikle sonuçlandı’’

Demirkent ateş püskürdü !..

1965’te muhabir olarak girdiği Akşam Gazetesi’nde, Genel Yayın Müdürü Doğan Özgüden genç, birikimli, yetenekli ve cesur bir gazeteciydi. Erol Türegün, bir yıl sonra da sekreteryada ve Doğan Özgüden’in eşi İnci Özgüden’den sayfa yapmayı öğrendi.
Sayfa yapmada ve özellikle birinci sayfayı çizmede gerçek hocası ise, rahmetli Turgut Dinsel idi. Türegün, 1968’de Akşam’ın Yazı İşleri Müdürü oldu.
O dönem, THKP-C (Türk Halk Kurtuluş Partisi- Cephesi), TİKKO gibi terör örgütlerinin neredeyse her gün bir olay yarattıkları, hareketli yıllardı. İsrail Başkonsolosu Elrom ve üç Amerikalı kaçırılmış, Elrom öldürülmüş, bir binbaşının kızı olan Sibel Erkan rehin alınmıştı.
Amerikalıların kaçırılış sayfasını hazırlayan Erol Türegün, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) mizampaj dalında ‘’Yılın Gazetecisi’’ ödülünü kazandı. Kendisine Hürriyet Gazetesi’nin kapısını Sibel Erkan olayının açtığını belirterek, o günleri şöyle anlatıyor:.

‘’Tarih 30 Mayıs 1971. 68 kuşağının öncülerinden Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir, Kadıköy Maltepe’de güvenlik güçlerinden kaçarken sığındıkları evde, Binbaşı Dinçer Erkan’ın 14 yaşındaki kızı Sibel Erkan’ı rehin aldı.
51 saat süren bekleyişten sonra çatışma başladı.
Mahir Çayan ağır yaralanmış, Hüseyin Cevahir ölü ele geçirilmişti.
Sibel’in sağlığının nasıl olduğu ve nasıl kurtarılacağı, tüm Türkiye’nin konuştuğu tek olay haline geldi.
Sibel bir operasyonla kurtarıldı.
Sağlık kontrolü için getirildiği Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde, güvenlik altına alındı.
Bütün basın, iki kelime konuşmak ve fotoğrafını çekmek için Sibel’in peşindeydi.
Çok genç yaşta kaybettiğimiz gazeteci Faruk Şensoy, Akşam’ın muhabiriydi. ‘Ben bunu başaracağım’ diyerek hastaneye gitti.
Akşam saatlerinde 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’ün hastaneye geldiğini gören Faruk, Paşanın yanına yaklaşmış, onunla sohbet ederek Sibel’in odasına kadar girmişti.
Sibel’in paşaya anlattıklarını baştan sona dinlemiş, gazetecilik olayı başarılmıştı.
Faruk, sevinçle gazeteye geldiğinde Haberler Müdürümüz Erol Gönenç ile ‘Otur hemen 7 günlük bir yazı dizisi yap’ dedik.
Biz de gazetenin sürmanşetini ’Yılın röportajı: Sibel, 51 saatlik cehennemi Akşam’a anlattı’ gibi anonslarla hazırladık.
Ertesi sabah çok erken saatte Hürriyet Gazetesi Genel Müdürü Nezih Demirkent aradı. Ateş püskürüyordu.

– Erol, bu röportajı hemen durduracaksın?
– Neden Nezih ağabey?
– Sibel anlattı diye yalan yazmaya utanmıyor musun?”

Yalan olmadığını, muhabirimizin Faik Türün ile birlikte Sibel’in yanına girdiğini ve bütün anlattıklarını onun ağzından dinlediğini söyledim. Röportajın anonsunu yaptığımızı ve durdurma şansımızın olmadığını bildirdim.
Bunun üzerine o da araştırmış ve bana inanmıştı.
Sonraki telefonlarında ‘Kısa kesin’ dedi.
Nezih Bey’in Akşam Gazetesine bir müdahalesi olamazdı ama, ona yakınlığımız nedeni ile bu şekilde davranmıştı.
Sibel olayını 5 gün yayınladık.
Meğer Nezih Ağabey Sibel’in Binbaşı olan babasıyla o günün parasıyla 250 bin lira karşılığında röportaj için anlaştığını öğrendik.
Röportaj bittiği gün, Nezih Ağabey’den bir telefon daha geldi. ”Erol, işini gücünü bırak hemen bana gel”

Yaş gününde Hürriyet’te

Akşam Gazetesi, Hürriyet’in karşısındaki sokağın sonunda, eski Vatan Gazetesi’nin binasındaydı. Gittim. Nezih Ağabey, ‘Haberler Müdürü olarak, seni son defa Hürriyet’e çağırıyorum. Bir saat sonra toplantıdan çıkacağım. Kararını ver’ dedi. 2 Haziran 1971, hem yaş günümdü, hem de Hürriyet’te giriş tarihim’’.

Akşam Gazetesi’nde Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak çalışırken Erol Türegün, ağır mahkumiyetler aldı.
İkisi Komünizm propagandası yapmak suçundan Çetin Altan’ın yazılarından 6 yıl 6 ay, biri de İlhami Soysal’ın Parlamentoyu tahkir suçu isnat edilen yazısından, 3 yıl 3 ay olmak üzere aldığı 9 yıl 9 ay ağır hapis cezası kesinleşti. Hürriyet’te ise, Hüseyin Güneş’in Yazı İşleri Müdürü olmasından, Ecvet Güresin’in ise, bir yazısından dolayı her an tutuklanmaları bekleniyordu.
Ecevit- Erbakan uzlaşmasıyla çıkan 1974 affı imdatlarına yetişti.

Ceza evindeki günler

Erol Türegün Akşam Gazetesi’nde 1971 yılı başlarında Çetin Altan ile birlikte gözaltına alındığı günleri hatırladıkça, tüylerinin diken-diken olduğunu söylüyor. Zira sıkıyönetim yetkilileri, gözaltında da olsa, gazetecilere acımasız davranıyordu.
Cumhuriyet’ten İlhan Selçuk ve Oktay Kurtböke de, gözaltına alınan gazetecilerdi. İlhan Selçuk’la Türegün’ü bir odaya, Çetin Altan’la Oktay’ı başka bir odaya kapattılar. O günleri Erol Türegün, şöyle dile getirdi:

‘’Bir gün, İlhan Selçuk’la 3.’cü kattaki odamızın karşısında bulunan tuvalete gitmek istedik. İlhan Selçuk önde, ben arkasından yürüyordum. Nöbetçi askerin elindeki otomatik silahın namlusu sırtıma dayanıyordu. Uyardık ama, emir böyle dedi. Dönüşte ben önde, İlhan ağabey arkadaydı. Silahın namlusu bu kez, onun sırtına dayalıydı. Odaya girdik, asker dönerken silah ateş aldı. Olay birkaç saniye önce olsaydı, mermi ikimizi de deler geçerdi. Ölümden kıl payı kurtulmuştuk. Bir telaş oldu. Asker tir-tir titriyordu. O sırada Selimiye’de mahkeme salonları yapılıyordu ve çekiç sesleri silah gibi patlıyordu. Bir Albay, bir Tuğgeneral geldi. Bir şey duymadığımızı söyledik. Askeri kurtardık’’.

12 Eylül 1980 darbesi, bütün Türkiyeyi olduğu gibi basını da çok fena vurdu. Yüz binlerce kişi acılar içinde kaldı. 9 Ocak 1981 tarihli Hürriyet Gazetesindeki bir manşet, hazırlanan zamların duyulmasını istemeyen Bülent Ulusu hükumetini çok rahatsız etti.

“İğneden ipliğe zam geliyor” manşetimizdeki haber, Ankara büromuzdan Süheyla Taşçıer tarafından hazırlanmıştı. Hükumetin gizli zam paketi açığa çıktığı için, Başbakan Ulusu küplere binmişti. Bu özel ve çok başarılı haberi, Günaydın ve Cumhuriyet gazeteleri de
Hürriyet’in taşra baskısından almış, İstanbul baskısına da manşet yanına özetleyerek koymuştu. Aynı gün, 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ, Hürriyet, Cumhuriyet ve Günaydın Gazetelerinin Yazı İşleri Müdürleri Erol Türegün, Orhan Erinç ve Rahmi Turan’ı Selimiye’ye aldırdı. Komutan sinir içinde ‘Bu yalan haberi nasıl yayınlarsınız’ diye bas-bas bağırıyor, ‘Yarın zam haberimiz yalandır diye manşet atacaksınız’ diyordu. Üç gazeteciyi de kesinlikle konuşturmadı. Arkasını dönüp gitti. Necdet Üruğ Paşa’nın isteğini yerine getirmeleri için, üç gazeteci de serbest bırakıldı. Erol Türegün bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

‘’Gazeteye geldim. Yazı İşlerinde ne yapacağımızı tartışırken, Başbakan Ulusu’nun basın toplantısı haberi geldi. Ulusu,’Zam haberi doğru değil’ diyordu. Günaydın ve Cumhuriyet haberi paşanın istediği gibi vermiş, yani kendilerini yalanlamışlardı. Hürriyet’te ise Ulusu’nun sözünü aynen başlık olarak verdik. Ama manşette değil, sayfanın alt yarısında, 5 sütun olarak kullanmıştık. Vay sen misin Komutanın emrine uymayan!. 10 Ocak günü Yazı İşleri Müdürümüz Salim Bayar gözaltına alındı, ertesi gün serbest bırakıldı. Bu defa, komutanın emrini uygulamadığım gerekçesiyle beni tekrar gözaltına aldılar. Selimiye Kışlası’nın altında 7-8 metrekarelik demir parmaklıklı bir hücreye konuldum. Tam 12 gün sorgusuz sualsiz, tahtaya serili bir battaniye üzerinde yattım. Geçen o 12 gün içinde, Seçkin Türesay, Taygun Türe, Abdullah Aksak da, gözaltına alınıp bırakıldılar. Askeri Adli Amir Albay Süleyman Takkeci’nin bir tek hedefi, Genel Müdür Nezih Demirkent’i içeri almaktı. Orgeneral Necdet Üruğ’un Nezih Demirkent ile özel bir hesabı varmış. Onun ile Emel Sayın arasında, bazı dedikodular çıkmıştı. Orgeneral Üruğ, kendisinin verdiği emri Demirkent’in uygulamadığını, birimize söylettirmeye çalışıyordu. Albay Takkeci, bütün ısrarlarına rağmen bunu hiçbir arkadaşıma söyletemedi. Ve leş kokan, farelerin cirit attığı hücrede tam 12 gün tahtaların üzerinde yattıktan sonra “Ademi takip” ile serbest bırakıldım’’.

Gazetedeki iki kavgalı

55 yıllık meslek hayatında 4 kişinin kavgaları Erol Türegün’ü çok yordu. Hürriyet’te Haber Müdürü Erdoğan Arıpınar’ın yardımcısı olan Türegün, Arıpınar ile Yazı İşleri Müdürü Yalçın Kamacıoğlu’nun kanlı bıçaklı kavgalı olduklarını öğrendi. Her haberi Türegün ile Yazı İşlerine gönderen Erdoğan Arıpınar, Yazı İşlerinin kapısından bile geçmiyordu. ’Taraf olmadığım bu kavga beni çok güç durumda bırakıyordu’ diyen Erol Türegün, o günkü duygularını şöyle açıklıyor:

‘’Haberi her götürdüğümde Yazı İşleri Müdürü Yalçın Kamacıoğlu ‘Haber Müdürü niye getirmiyor. Böyle haber mi olur ?.’ gibi sözleriyle beni incitiyordu. Müthiş stres yükleniyordum. Nezih bey durumu biliyor, kavganın taraflarına çok sinirleniyordu. 6 ay geçmedi, ikisini de görevden aldı ve ben Haber Müdürü oldum. Yine Hürriyet’te bir başka kavga, bu defa benim Yazı İşleri Müdürlüğüm döneminde, Seçkin Türesay ile Fikret Ercan arasındaydı. Seçkin Genel Yayın Müdürü, diğeri Yazı İşleri Müdürü idi. Fikret birinci sayfayı çiziyor, Seçkin son derece agresif bir şekilde toplantılara girmiyordu. Fikret’in de Seçkin’e karşı çözemediğim bir öfkesi vardı. Ben yine aralarında kalıyordum. Koskoca adamlar birbirlerine hoş olmayan şekilde davranıyorlar, çalışma ortamı da geriliyordu’’.

Erol Simavi anıları

8 Haziran 2015 Pazartesi günü Hürriyet çalışanları ve Türk Basını için çok acı bir gündü. Türkiye’nin en büyük medya grubunun sahibi, dürüstlük, tarafsızlık, özgürlük, vicdan sembolü Erol Simavi, hayatını kaybetti. 10 Haziran’da o büyük insan, gözyaşları ve dualarla ebediyete uğurlandı. Türegün’ün Erol Simavi ile biriktirdiği anıları vardı. Bunlardan 3 anısını
paylaşırken duygusal anlar yaşıyordu:

‘’Erol Bey sabahları çok erken saatte gazeteye gelirdi. Bir sabah sekreteri ‘Erol Bey, patron sizi çağırıyor’ diye beni aradı. ‘Eyvah galiba fırça yiyeceğim’dedim. Odasına girdiğimde yanına yaklaşmamı istedi. Gazetenin birinci sayfasında bir haberin başlığını eliyle kapatmıştı. Haberin üstünde çift sütundaki resmi gösterdi.

– Bu kız güzel mi sence?
– Hayır efendim değil. Bence çirkin.
O zaman elini kapattığı yerden çekti. Haberin başlığı şöyle idi:
‘’Kadıköy güzeli kayıplara karıştı’’
– Bu ne biçim şey kardeşim, resmi görmüyor musunuz?. Çirkini güzel yapmışsınız.

Hürriyet’te toplu sözleşme dönemiydi. Bir gün yine Erol Beyin odasındayım. Genel Müdür Nezih Demirkent içeri girdi. Aralarında şu konuşma geçti:

– Tamam mı Nezih?
– Hayır efendim, yumuşamıyorlar.
– Ne istiyorlar?
– Yüzde 20.
– Sen ne verdin?
– Yüzde 10.
– Git kardeşim istedikleri yüzde ile imzala şu sözleşmeyi. Bitir bu işi. Çocukları bekletmeyin. Ay başına da yetiştirin.

Erol Türegün, 10 Haziran 2015 gününü unutamıyor. Erol Simavi’nin cenaze töreni için, Kanlıca Camii avlusu, tıklım tıklımdı. Hürriyetçiler, basın mensupları ve Kanlıca halkı, büyük patrona son görevlerini yapmak için toplanmıştı. Cenazenin başındaki hoca cemaate sordu:
– Haklarınızı helal ediyor musunuz?
– Helal olsun..
Hoca efendi, kimsenin beklemediği bir soru daha yöneltti.
-Peki, acaba o size hakkını helal etti mi?
Bu öyle bir soruydu ki, cemaatten ‘’Bize hakkını helal et patron’’ sesleri yükseldi

Cemil Özyıldırım