19 Nisan 1935 günüydü. Galata Rıhtımı’na bir gemi yanaştı. Sovyet Müzik Heyetiydi ve Atatürk’ün konuklarıydı. Nazım Hikmet ile 7. Senfoni’nin bestecisi Şostakoviç’in müthiş hikayesi

19 NİSAN 1935 GÜNÜYDÜ!
—————————————

Galata Rıhtımı’na Franz Mering Vapuru yanaştı. Vapurdan inenler Sovyet Müzik Heyeti’ydi. Atatürk’ün davetlisiydi bu kişiler. Türkiye’de müzik alanında çalışmalar yapacak ve bir dizi konser vereceklerdi.

Dünyaca ünlü Piyanist Oborin, İgor Oistrach ve Bolşoy’un en önemli primadonnası Maria Maksakova da bu heyette bulunuyordu. On kişiyi aşkın bu heyetin içinde tıfıl, kemik çerçeveli gözlükleri olan, yirmili yaşlarında bir de genç müzisyen vardı.

Pera Palas’a yerleştiler. 147 numaralı odada bu gözlüklü genç ile Oborin kalıyordu.

İstanbul’un ardından Ankara’ya geçtiler. Atatürk ile görüştüler, konserler verdiler. Çok değil bir sene önce, 1934’te ilk Türk operası Özsoy sahnelenmiş, Atatürk’ün müzik hamlesinden müthiş etkilenmişlerdi. İçlerindeki bu gözlüklü müzisyen 23 Mayıs 1935’te Sovetskoye İskusstvo gazetesine verdiği mülakatta Atatürk’ün muazzam işler yaptığını ve hayretle Türk müziğinin gelişimine tanıklık ettiğini söylemişti.

Aradan seneler geçti. Gözlüklü delikanlı 7.Senfoni’yi, yani Leningrad Kuşatmasını anlattığı bir senfoni besteledi. Bestelediği kâğıtların üzerinde ise tesadüf o ya, “Jorj D. Papajorjiu Yayınevi – Yüksek Kaldırım, İstanbul” yazmaktaydı. Bu gözlüklü delikanlı Pera Palas’ta kalırken kırtasiyeden kâğıtlar almış, seneler sonra da dünyaca tanınacağı 7.senfoniyi o kâğıtlara karalamıştı. Adı Dimitri Şostakoviç’ti bu gözlüklü delikanlının.

Tarihler 1942’yi gösterdiğinde ilginç bir şekilde bir daha karşımıza çıktı Şostakoviç.

Türkiye’deki hapishanelerin birisinde bir mahkum bu 7. Senfoniyi dinlemiş, oldukça etkilenmiş ve bir şiir karalamıştı. Pek beğenmişti 7.Senfoniyi…

Hapisten çıktıktan sonra 1959 senesinde İsveç’in başkenti Stockholm’e gitti bu şair. Orada bir hafta boyunca konferans verecekti. Bu program kapsamında Dimitri Şostakoviç de İsveç’teydi ve hayranı olduğu Türk şairin yanından bir an olsun ayrılmadı.

Şair de gözlüklü, çelimsiz bu kişinin onun ayak işlerini yapması için tayin edildiğini zannetmişti ve bir hafta boyunca “Şunu al… Bunu götür…” diyerek isteklerini bu gözlüklü kişiye yaptırmıştı.

Bir hafta sonra vedalaşma vakti geldi. Türk şair bir hafta boyunca kahrını çeken Şostakoviç’e kartını verdi ve teşekkür etti. Şostakoviç şaire gülümsedi, o da kartını uzattı. Üzerinde ‘Şostakoviç’ yazıyordu. Türk şair şaşırdı, çünkü hapisteyken 7. Senfoniyi dinlemişti ve şiir yazarken ilham aldığı bestekârı da tam karşısındaydı. Özür diledi hemen. Şostakoviç utangaç bir şekilde, “Önemi yok Nazım Bey…” dedi.

Evet, Türk şair Nazım Hikmet’ten başkası değildi. Yıllar sonra İsveç’te bu şekilde yan yana gelmişlerdi. Daha da ilginci, ikisi de şu an aynı mezarlıkta, Moskova Novodevici mezarlığında yatmakta.

TOLGA AYDOĞAN

Nazım Hikmet cezaevinde