Habercilik etiği ve yarasalar

(En son yazacağımı en başta yazayım: Meslektaşlarıma ya da mesleğimi yapmaya ya da yaptığını sananlara)

Mesleğe 16 yaşında, bizzat Güneş Gazetesi’nde, Mete Akyol, Altan Aşar,Ulvi Yanardağ gibi duayenlerin elinde başlamış biri olarak, sanırım bir kaç lakırdı etme hakkım var diye düşünüyorum; izninizle.

Dördü, Atatürk’ün bilinmeyenleri ve ” en yakın çevresindekileriyle yaşadıkları” (ki; bir liderin en hassas duruşu en yakınlarındakilerle ölçülür) belgeleriyle araştırdığım, biri deneme, diğeri aşk romanı olan 6 kitapta emeğim var. (Yedincisi yolda, on adette snopsis halde beklemekte)

Naçizane; ” yazarım” ya, yazarım.
24 saatin, 24 saati yazarım.
Yazmak, sadece mürekkebin kâğıda akması değil; zihnende de yazmaktır…

Yazmayı alışkanlık haline getirenler bilirler. Gece bir anda uyanıverirsiniz yazarsınız. Güneşin alnınızın çatısında yumurta kaynattığı anlarda yazarsınız, gecenin zifir karanlığında Ay ile konuşur, ıssız bir ormanda hiç bilmediğiniz bir kuşun gizemli ötüşünü duyar, yine yazarsınız. …

En az 10 yıldır mesleğimiz kimilerine göre rotası doğru, kimilerine göre kılavuzu yanlış kaptan misali; 2018’e kadar, yani şu güne kadar geldi. Dönüp 10 yıl arkama baktığımda, elbette bir öz ve genel eleştiri yapacak kapasitede olduğumu düşünüyorum.

Neredeyse 10 yıldır gece kuşuyum diyebilirim; yarasa misali.
2007 yılının ekim ayından kasım ayına kadar iki aya yakın Kuzey Irak’ta görevdeydim. ATV Haber’de muhabirdim. Kameraman arkadaşım Başar Günal ile evimizin yolunu unutmuştuk. TSK Irak’ın kuzeyine tam anlamıyla girecek ve oradan çıkmayacaktı. O dönemde Suriye güllük gülistanlıktı. Afganistan, uçakların İkiz Kulelere çarptığı andan itibaren yine aynı Afganistan’dı… Dolar; hiç unutmam 1.676 Türk Lirası idi…

Bekârdım. Aslan parçası bir oğlum vardı. Sıkıntılı günlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam, 2002 yılından itibaren o güne kadar en az 15 bankadan ihtiyaç kredisi çekerek; al gülüm ver gülüm hem kendime hem de sorumlu olduğum canlarıma karşı sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyor, bir yandan da hiçbir dostumu kırmamaya çalışıyordum.

Dostluk önemliydi…

“Ben hayatta en çok babamı sevdim!” diyememiştim. Çünkü babam hiç olmamıştı. Annem, ağabeylerim ve o dönemime kadar oğlumun annesi vardı savunmalarını yapacağım.

Dostların yeri başkaydı!
İş hayatı önemliydi. Ekmeği kazanmak önemliydi. Ama en önemlisi dostlukları kullanmadan dostluk sergilemek ve o dostlukları, mesleki arkadaşlıkları “onurlu bir biçimde” yaşlılık günlerine taşımaktı. Zira; o dostların da birer aileleri, birer evlatları, birer şerefleri olmalıydı?

On yıl önceydi. Türkiye zor günlerden geçiyordu. Sapla saman birbirine karışmıştı. Çoçuk yaşımdan itibaren habercilik mesleğinden başka bir iş yapmamıştım. Televizyonlar gazetelerden daha fazla önem taşıyordu. 1993 yılında başladığım televizyonculuk serüvenimin üzerinden 14 yıl geçmişti. Türkiye şimdilerin tabiriyle bir başka mecraya eviriliyordu…

Aylardan Kasım idi. Yıl: 2007. Kuzey Irak’tan geleli sadece bir gün olmuştu. Yedi yıl birlikte omuz omuza habercilik yapıp, yüzlerce habere imza attığım haberci arkadaşlarımın bir anda ortadan yok olduğunu gördüm. Ali Kırca ve idaresindeki tüm haber merkezi Show TV’ye geçmişti. (Aynı şu anda Show Tv Haber Merkezi’nin Kanal D’ye geçmesi gibi)

Ağır bir yorgunluk geçirdiğim Kuzey Irak maceramdan sonra döndüğüm Türkiye’de bir hafta izin hakkına sahip olduğumu öğrendiğimde çok sevinmiştim. Ama olmadı!

Yurda döndüğümün hemen ertesi gün telefondaki sesin sahibi ATV Genel Müdürü Adem Gürses idi. O ses, “Gel, ATV Haberin başına geç, Ali Bey ve ekibi bizi terk etti!” diyordu.

Muhabir iken ATV gibi bir geminin kaptanı olmak, Haber Genel Yayın Yönetmeni olmak nasıl bir şeydi? Neden ben? Ülke nereye koşuyordu. Ali Kırca gibi bir duayen, yıllarca Siyaset Meydanı programına emek verdiğim ben neden yalnız bırakılmıştım, muhabirlerinin ikisi hariç neredeyse tümünün Show Tv’ye geçmesinin ardındaki gerçek ne idi? Sadece maddi imkanların düzeltilmesi miydi gerçek olan?..

Başımda bin soru, iki bin yanıt, gelen teklife “evet” dedim.
Muhabirken Haber Genel Yayın Yönetmeni olmak nasıl bir şey olmalıydı?

Yaşım, 40’a geliyordu. Koçum onbeşiyle cebelleşiyordu. Ayaklarımın üzerinde durabilmek için bankalardan aldığım yüksek faizli kredi sayısını hatırlamakta güçlük çektiğim için aslan sütüne danışıyor, Harbiye’deki Avni Pub’ı mesken edinmiş; yanıt arıyordum. (Bankacı bir arkadaşım vardı; sağ olsun sayesinde ben de benim gibi borç batağına düşen onurlu, borcuna sadık meslektaşlarım da Onun sayesinde yaşam suyu bulduk…)

Kim gerçek dosttu? Kim gerçek dost değil; dost görünen idi, bilinemiyordu. Ama bir gerçek vardı, bendeniz ATV Haber Genel Yayın Yönetmeni (kağıt üzerinde Haber Koordinatörü) olmuştum…

Habercilik koşusunda, yıllarca armada olan ATV Haber Merkezi bir anda bomboş kalmıştı. İki kadın muhabir arkadaşım, on kameraman, yanılmıyorsam beş montajcı arkadaşım ile artık yüz yüze kalmıştık İstanbul’da. Peki ya Ankara? Hiç unutulur mu? Tek kişilik bir ordu kalmıştı geriye. Özlem Akarsu…

Gündem fenaydı. AKP kapatılma davası, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçimi süreci, Ergenekon davalarının başlangıcı…
Gündem fena değildi; korku filmi gibiydi. (Habercilik yapanlar bilir)

Televizyonculuğun gözbebeği aslında kameramanlardır.
Televizyonculuğun gözbebeği aslında montajcılardır, teknik ekiptir aslında. Yıllarca muhabirlik yapmama rağmen her zaman haklarını teslim ettiğimi düşünmüşümdür…

Var olsunlar, her biri taşın altına elini koymuştu. Hatta biri mesleğini bırakıp muhabirliğe bile soyunmuştu. (Serkan Tahmaz) Biri aldığım kredilere kefil olurken (Mehmet Canpolat), diğerleri katlandığım zorluklarda psikolojik destek oluyor hep bir ağızdan, “Varız!” diyorlardı. Hepsi birer gerçek “dost” idi…

Peki ya ben kimdim? Bir hiç mi? Ya da bir şövalye?, Ya da pimi çekilmiş bir bomba mı? Bildiğim tek şey vardı. Patlamaya hazır bir mavzer, yaralı bir geminin zorunlu kaptanı…

Sanılmasın ki sadece ben dâhil 13 kişiydik. Magazinden spora, Ankara’dan Yurt Haberlere, yanılmıyorsam 150 kişi ama aslında yayıncılık ilkelerinin olmazsa olmazı her gün aynı saatte yayınlanmak zorunda olan Haber Bülteni’nin yılmaz neferleriydik. Çünkü; dost idik!..
Peki ya bizi oracıkta bırakıp gidenler?
Karşı- karşı otururken, yüzlerine hasret kaldıklarımızdı; şarkıdaki gibi…

Ama giderlerken şunu biliyor ya da bilmiyor, ya da bilmezlikten geliyorlardı. Ben 2001 yılından o yana ne yapıyordum?
Ben, Burak Ersemiz, Alper Ertem gibi eski tüfek meslektaşlarım neden düşük maaşa talim ediyorlardı?
Bildiğim tek şey var! Ben, naçizane ben 2001 yılından o yana, şirketin en üst düzeydeki bir yöneticiyle Istranca Dağları’nda kuzu çeviriyor, o ağabeyimin köylülerle kurduğu “dostluklar” sayesinde baklavalar açtırıyor, makarnalar büktürüyor, tekir balıklarını sınır nöbeti tutan askerlerle mideye indiriyor, 78 yaşında elleri nasır tutmuş ormancı ustalarla kuru ağaçları yakıp gece karanlığında ısınıyor, Fatih Sultan Mehmet’in istanbul’u yıktığı devasa topların döküm yeri olan Demirköy’deki Dubnisa Magarası’nda yarasa kovalıyordum!

Ve gelelim yarasalara!
Zaman zaman zevzeklik edip, “Yarasa da kodum, yaramasa da! Diye absürt lakırdılar ettiğimiz yarasalar..

Şimdi bakalım, yarasalar mı yararlı, yoksa dost bildiğimiz yaramayanlar mı?

Binlere yaklaşan sayılarıyla yarasalar, yarasa da yaramasa da aramızda. Bu arkadaşların 30’unun ülkemizde olduğunu öğrenmiştim bir aralar. Yarasalardan kendimi bildim bileli hiç korkmadım. Bu dostlarımızın dişisi ile erkeğinin yan yana geldiğinin görülmediğini öğrendiğimde bu yaşımın yarısı kadardım. Lafa gelindiğinde, “yarasa da olur, yaramasa da…” dediğimiz bu dostlar sadece “çiftleşme mevsimlerinde” bir araya gelirler. Yani; dişi ile erkeğin yan yana geldiği pek fazla görülmez. (Sanki mesleğime benziyor gibi? /Yorum sizin)

Yarasaların kendine yaradığı aşikâr. Mesela; yarasalar gözleri kapalıyken bile görebilir, etrafındakilere asla çarpmaz, bile isteye dokunmadan kaçar giderler. Yönlerini belirleyen şey “seslerdir” Hangi sesi kendine uygun görürlerse o yöne giderler. O sesi bulduklarında yıllarca orada tüner, sadece çiftleşme mevsimlerinde başlarını gösterir, üç ay kış uykusunda kalırlar…

Yarasalar kış uykusun da bile olsalar çıkarları için bazen öğle saatlerinde bile “avlanmak için” kısa süreliğine yuvalarını (!) terk ederler.

Yarasaların bazıları kan emer! Bu tür olanları özellikle geceleri dostlarının yanından ayrılarak başka mecralarda av peşine düşerler. Yarasalar, sanılanın aksine kör değildirler. Bizler nasıl ki gece görmekte zorlanıyorsak, onlarda aynı şekilde zorlanırlar. Dolayısıyla gündüz yakalanan bir yarasa, aslında zor da olsa avcısını görür. (Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az…)

Yarasalar her ne kadar korkunç görünse de insanlardan çok korkarlar. Bu nedenle evimize yarasa girmesi halinde paniğe kapılmayın. Bulunduğunuz yerin camını açın, ışığı kapatın kaçar, gider…

Bu satırları yazarken ekranda M.Fatih Çıtlak Sahur Vakti programını izliyordum. Bir hafta öncesine kadar onlarca tanıdığım meslektaşım bu arkadaşın(!) çalıştığı televizyon kanalında çalışıyordu. Ama artık onlar yoktular…

Çıtlak Hoca değişmişti. Daha önce Show Haber Koordinatörlüğü yaparken de oradaydı. Sahur vaktinde yine bu satırları yazarken izlediğim gibi ekrana çıkardı. Ama kiloluydu. Nihat Hatipoğlu’na alternatifti, bedenen ve ruhen rekabetin dibine vurmalı binlerce lirayı cukka yapmalıydı.

Yapmıştı! Helal olsundu(!)
İki gün önce de, yine geceleri uyumayan ben yarasa adam bu kez de milyarları indiragaldi yapan ağlak adamı ekranda görmüştüm. Çıtlak, pıtlak, zortlak, curtlak… (Saçmalamalar…)
Ne fark ederdi? Birilerinin yarasa, yaramasa da; pardon yararlı olması gerekiyordu (!)

Sıkıldınız, hissediyorum.
Yazının ana temasına geleyim.
Mesele şu:
Yıllardır, yani; çıkarlarını ön plana alarak,
bir şekilde, sosyal medyada pek fazla dikkat çekmemek için sesi soluğu çıkmayan,
geçmişinde sosyalist olduğunu bildiğimiz ve hatta ve hatta toplumsal gösterilerde önlerde haberci meslektaşlarına pozlar verip gülücükler atan bazı meslektaşlarımın, 2002 yılından bu yana değil, 2008 yılından bu yana g.tlerinin keyifleri de bir yana
hatta işkembe-i kübradan klavye delikanlılığı yaparak,
ve bunları yaparken, geçmişlerine sünger çekmeyi bir yana bırakıp, eski “dostluklarını” lise defterlerinin arasına kurutulmuş gül kadar kıymet vermeden koymalarına cidden “h.ss.t.r! çekiyorum.

Zoruma giden şu:
Bu zat-ı muhteremler ne zaman ki işsiz kalsa bunu yapıyorlar! Ve ardından hemen sosyal medyada “hüzünlü fotoğraflarıyla” boy gösteriyorlar.

Yazık, çok yazık!
Çok merak ediyorum? Acaba 10 yıldır hiç merak ettiler mi geride bıraktıkları “dostlarını”?

Hadi bunu da geçtim.
Hadi, yandaş medya, Candaş medya söylemlerini de geçtim….
Hadi, 16 yıllık AKP dönemini de geçtim…
Adı üstünde: Siyaset.
Kim öle, kim kala…
Peki ya?!
Peki ya; nerede şeref, nerede üç kuruşluk dünyada bir parça pamuk, bir parça dostluk, minik, güzel bir rüya?

GERÇEK ŞU: HAYATINIZ RİYA!

Bu satırların yazım süreci (imla kuralları hariç) yanılmıyorsam bir saat sürdü. Ama bize öğretilen dostlukların baki olmasıydı. Öğle öğrendik, öğle bildik, öğle uyguladık.

Yazıyı bitirirken televizyon formatına bürünmüş, fit olmuş, magazin ünlülerine taş çıkartan Çıtlak Hoca, sahur vaktinde, “Rüyada Allah görülür mü?” diye bir konuyu irdeliyor, eviriyordu.

Kanal D’deki programı bitti, ardından “Çemberimde Gül Oya” Dizisi başladı. Ben ise içimden, o dizinin dizelerini yüreğime sızdırıp gülümsedim:

“… gülmedim doya doya…”(!)

Fakirdim(!)
Onurluydum.
Bunca yıllık hayat-İftar soframa ne bir Bakan gelmişti, ne de bir bakan olmuştu…

Yaşar Gürsoy
25 Mayıs 2018
Çanakkale

Yaşar Gürsoy