Bir yazı kuyumcusu Bekir Coşkun.. Cemil Özyıldırım yazdı

Bekir Coşkun - eşi

Bir yazı kuyumcusu Bekir Coşkun

Özgürlüğe yürüyen adamdı.
Çağdaş yaşamı düşünen, isteyen, özleyenlerin dili olarak, aydınlanmanın yolunu kalemi ile gösterirdi.
Geniş bir okur kitlesi vardı.
Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün yılmaz savunucusu idi.
Batılın, yobazın, din istismarı yapanların önüne bir kale gibi dikilirdi.
Kısa ve öz anlattığı, mizah ile sarmaladığı yazılarından geniş anlamlar çıkardı.
Çevreye duyarlı, doğaya tutkun, siyasetteki yanlışlara doğru teşhislerle yaklaşan, özellikle de hayvan sevgisi ile ön plana çıkan bir yazardı.
Onun kalemindeki sır, okuyucunun akşam aklından geçeni, sabah köşesinde okumasında saklı idi. Üstelik yazılarına bugüne kadar hiç bir yazarın bir tek cümlesini bile almayan bir tat katardı.
“Doğru söyleyeni 7 köyden kovarlar’’ diye halk arasında yaygın bir söz, onun için geçerli de değildi. Çünkü “Dokuzuncu Köy’’, “Onuncu Köy”  başlıkları ile yazdığı yazılarına rağmen, köyünden asla kovulmamıştı. Ama hakkında hayli dava açılmış, çoğundan aklanarak çıkmıştı.

Göbeğini değil, kafasını kaşırdı

Yazdıkları bazen olay olur, halkın ve siyasetin de gündemine otururdu.
Örneğin Hürriyet Gazetesinde 3 Mayıs 2007’de ‘’Göbeğini kaşıyan adam’’ başlıklı bir yazısı yayımlandı.
Bu yazısında “Demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu göbeğini kaşıyan adam ise, orada demokrasi, olmaz, olamaz,’’ diyordu.
Bu yazı Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ı çok kızdırdı. Hemen TUİK’E (Türkiye İstatistik Kurumu) “Bana göbeklerini kaşıyan adamların sayısını bulun. Hakikaten böyle adamlar da var mı?” diye talimat verince, önce TUİK çalışanları uzun süre göbeklerini kaşıdı.
Araştırma önce Göbekli Tepe’den başladı, sonra da yurt geneline yayıldı.
Araştırmada ilginç bir sonuç ortaya çıktı. Göbeğini kaşımayı adet haline getirenler, asla başını kaşımıyordu.
25 Eylül 2016’da Sözcü Gazetesinde yazarken ‘’Paşa Kaysın Kaydıraktan’’ başlığı ile yazdığı yazısında, Anıtkabir’e oyun parkı yapılmasına göz yuman Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’a tepkisini dile getiriyordu.
Medya’da kimse böyle bir yazı yazmaya cesaret edemedi, edemezdi de !..
Şöyle yazıyordu:
“İzin verdiğine göre, o kaydıraktan Akar paşa kaysın.
Cumhuriyeti yıkanların, Atatürk’ü silenlerin düğünlerinde mutlu olduğuna, ruhani söylemelerinde ağladığına göre, Atatürk’ün mezarında ağlayacak değil.
Tadını çıkaracaksın, en keyifli yanıdır.
Kayarken uçtuğunu sanıyorsun.
Ama aşağı iniyorsun.
Anıtkabir’e kaydırak koymak huylarıdır- bir test..
Boncuk -boncuk gözyaşları ile Ata’sına giden bebeklerim, ilk kez kaydırağı istemediler.
Eminim’’..

Gerçekten bu yazıdan sonra Hulusi Paşa, kaydıraktan kaymak istemedi.
Çünkü ilk isyan çocuklardan geldi. “Biz orada ne kaydırak, ne de oyun parkı istiyoruz’’ tepkisi de dile getirilince paşa, bu hevesinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Anne-babaları ile ellerinde Türk bayrakları taşıyarak Anıtkabir’e giden çocuklar, başta kaydırak olmak üzere, oyun gereçlerinin sökülüşünü mutluluk içinde izledi. AKP milletvekillerinin çoğunluğu da bu yazarı sevmiyordu.
Belki ‘’Gizli seveni’’ de olabilirdi.
Bir yazısında milletvekillerine hakaret ettiği iddiasıyla hakkında dava açan, yine onu sevmeyen milletvekili gurubu oldu.
Savcı beraat isterken mahkeme, 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezasına çarptırdı.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği davada, Sözcü Gazetesinin bu cesur yazarı için, 5 yıl içinde aynı “suçu” işlerse, cezanın infaz sürecinin başlatılacağı açıklandı.
İşte yazarın dava konusu olan ‘’Boyalı merdivenler’’ başlıklı o yazısı:
‘’Merdivenim boyalı..
Kırmızı, Mavi, Sarı..
Aslında ayakları boyayacaksın… Nereye gitsen renk.. Belki de çatışma noktası buydu: Renklilik ile renksizliğin kavgası ..
Dans pembedir mesela..
Rakı beyaz..
Aşk kırmızı..
Ağaç yeşil..
Dere mavi..
Sarı lacivertliler, sarı kırmızılılar, siyah beyazlılar dev posterini asmışlardı duvara aslanımızın.
Gözleri mavi, saçları altın sarısı…
Hâlâ “Oyları yüzde 44” diyorlar..
Bunca kıyamet, bunca olay, bunca skandal, bunca kepazelik, bunca rezillik..
Yani sadece yüzde 6’sı mı anladı Türkiye’nin başına geleni?..
Renkli televizyona bakıyor oysa..
Renk körü müsün mübarek..
Savaş siyahtır, barış kar beyazı..
Cumhuriyet beyaz kırmızı..
Laiklik dediğimiz şeydir gökkuşağı..
Sevmiyorlar renkleri..
Milletvekili koltukları turuncu olduğu için, oturanların asabileştiğine ve bu yüzden çok kavga ettiklerine karar verdiler..
Kırmızıyı görünce saldırıyor.
Demek ‘’Möölletvekili’’..
Boyayın alın fırçaları..
Kaldırım, yol, duvar, taş, yer, gök..
Nereyi isterseniz boyayın..
Softanın kuşağı değil bu..
Gökkuşağı beyaz, kırmızı, mavi, sarı’’ ..

Kabahat biz gazetecilerde

İşte böyle bir gazeteci-yazardı Bekir Coşkun..
Günümüzde böylesini bulmak, bir çuval pirinçte taş aramaya benziyordu..
4 Haziran 2013’de Cumhuriyet Gazetesinde yazarken, medyaya yönelik karamsarlığını da şöyle yansıtıyordu:
“Kimliğini ve saygınlığını yitirince, bu kez hem okurları kandırmaya, hem reklam verenleri aldatmaya, hem kendi kendini avutmaya başladın..
Şu yayımlanan tiraj rakamlarının hiçbirisi doğru değil…
Bir başka yalan bu kez…
Sen git, kamyon dolusu kendi gazeteni satın al…
Sonunda bu olayların bize anlattığı bir şey daha oluyormuş demek ki..
Sen olsan da, olmasan da ! ’’..
Oysa Bekir Coşkun’a göre gazetecilik, saygın olduğu kadar kutsal bir meslekti.
“Bizim meslekte yatağında rahat ölen gazeteci çok azdır.
Ya masa başında ölür, ya da vurularak.
Yaralı berelidir gazeteci, çok yıpranır.
Ben çok yara aldım, çok canımı yaktılar. Doğruları yazdım.
Asla yalakalık yapmam ben.
Yapsaydım Andrea (eşi) şimdi AKP Urfa milletvekili olurdu’’ diyordu.
1945 yılında Şanlıurfa’da, memur bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmişti.
Uzun bir gazetecilik geçmişi vardı ve 2006 yılında gazetecilik mesleği için bir tehlikeye de işaret ediyordu.
Şunları söylüyordu:
“Medyanın kendini toplaması gerekir.
Aksi takdirde toplum kendi medyasını kuracaktır. Kuruyor da zaten.
Bakın internete, inanılmaz güzellikte yazılar, fotoğraflar yayınlanıyor.
Büyük bir sermaye de gerekmiyor üstelik.
Bunun yanında tirajlarına baktığınızda, bazen en büyük gazeteden daha çok okunduğunu görüyorsunuz.
Böyle devam ederse, toplumun bu medyayı reddetmesi çok yakındır.”
Bekir Coşkun kendisi ile yapılan bir röportajında “Size yazmayı tamamen bıraktıracak bir şey var mıdır?” sorusuna da şöyle yanıt veriyordu:
“Evet var. Bunu ciddi olarak düşünüyorum.
Türkiye’de bizim artık yazı yazmamamız gerektiğine inanıyorum.
Benin kuşağım olan, şu an medyayı yöneten irili ufaklı editörlerin, genel yayın yönetmenlerinin, yazarların aslında bir kenara çekilip gitmesi gerekiyor.
Çünkü Türk toplumuna çok büyük kötülük ettik.
Yanılttık Türk toplumunu.
Yıllardır yaptığımız hatalar yüzünden Türkiye bugün bu durumdadır. Herkes siyasetçileri suçlu gibi görür ama, büyük oranda suçlu medyadır.
Çünkü siyasetin bu hale gelmesinin, Türkiye’nin bu halde olmasının nedeni medyadır. Yıllarca Tansu Çiller’i başımıza taç ettik.
Sonra Mesut Yılmaz’ı..
Bir zamanlar vazgeçilmez olan Turgut Özal için, sonradan dönüp tam tersini yazan da biziz. Aklıma bazen geliyor..
İn aşağı merdivenlere otur, orada bir basın toplantısı yap.
Niye mesleğini bıraktığını anlat ve çek git’’.

Kalemini ne kırdı, ne de sattı

Bekir Coşkun gazetecilik yaşamında rahmetli Sedat Simavi’nin ‘’Kalemini kır, ama sakın satma’’ öğüdünün günümüzdeki temsilcisi idi.
Üzerindeki tüm baskılara rağmen kalemini ne kırdı, ne de sattı.
Bu nedenle Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ile sık-sık karşı karşıya geldi.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in süresini doldurarak ayrılmasından sonra, AKP’nin Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermesi üzerine Bekir Coşkun, 15 Ağustos 2007’de Hürriyette “O benim Cumhurbaşkanım olmayacak” başlığı ile bir yazı yazdı. Yazısında Abdullah Gül’ü şeriat yanlısı olarak niteliyor, bunun geçmişte sarf ettiği sözler ile sabit olduğu yönünde görüş bildiriyordu.
Bu yazıya ilk tepki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi.
Erdoğan “İstemeyen vatandaşlıktan çıkar” diye sert bir açıklama yaptı.
Bekir Coşkun buna karşı köşesinde: ‘’Gidecek yerim yok’’ başlığı ile bir yazı kaleme aldı. Bu arada basına da ‘’Nereye gideyim?. Deve versin Arabistan’a gideyim’’ diye hicivli açıklamalarda bulundu.
‘’Paşa Paşa’’ başlıklı bir başka yazısına da tepki gösteren Erdoğan, Bekir Coşkun’un ‘’Kaleminden pislik akan bir yazar ‘’olduğunu söylüyordu..

Hayvan sever ve müzisyen

Hayvan severliği ile de tanınan Bekir Coşkun, kuşlara, köpeklere, kedilere ve doğadaki tüm canlılara gönlünü açmıştı.
Köpeği Pako için yazdığı ‘’Pako’ya mektuplar’’ adlı kitabı, TRT’de dizi olarak yayımlandı. Bu dizi başta BBC olmak üzere altı AB ülkesi televizyonu tarafından satın alındı Hayvan sevgisini anlatırken ‘’Ev üç katlı. Allahtan geniş bir bahçemiz var. Alt kat köpeklerin, orta kat kedilerin, üst katta da saksağanlar var’ diyordu..
Köpeği Pako ise, onun yaşamının bir parçası idi.
Doğaya ve çevreye duyarlı olan Bekir Coşkun, denize de tutkundu.
Kaptanlık ehliyeti taşıyordu.
Yaz aylarını Ayvalık’ın Cunda adasında geçirirken, gözlerinden mutluluk parıltıları eksik olmazdı.
Fransız asıllı Türk vatandaşı Andree Coşkun ile evli, Tolga adlı bir oğul sahibi idi.
Titanik kemancıları (2016),
Başın öne eğilmesin (2011),
Büyük Oyun (2008),
Ben Pako (2005),
Pako’ya mektuplar (2000),
Avukatımı istiyorum (1998),
Dövlet (1990) adlı 7 kitap yazan Bekir Coşkun, aynı zamanda çok iyi bir müzisyendi.
Kanun ve Keman çalıyordu. Ankara’daki öğrencilik yıllarında çeşitli gazino ve eğlence yerlerinde kanun çaldı, sanatçılara eşlik etti, okul masraflarını çıkardı.
Bir gün çalıştığı gece kulübüne gelen Zeki Müren, onun yaptığı kanun taksimini çok beğendi. ‘’Bu çocuk burada harcanıyor’’ diyerek, ona bir aile gazinosunda iş imkanı yarattı.

Gazetecilik günleri

Bekir Coşkun’a gazetecilikle ilgili ilk işi, Tasvir gazetesinin Genel Müdürü İlhan Bardakçı sağladı.
Bu iş matbaadan çıkan paketleri sayma göreviydi.
1974’te Ankara’da Hür Anadolu gazetesinde foto muhabiri arandığını duyunca, hemen başvurdu.
Gazetenin Yayın Yönetmeni rahmetli Orhan Taşan idi.
Eline o güne kadar fotoğraf makinesi almamasına rağmen bu işi bildiğini söyledi.
Taşan çektiği fotoğrafları göstermesini istedi.
O gece Ünsal adlı bir arkadaşının Kızılay’daki fotoğrafçı dükkanında sabaha kadar hurda bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekip, film yıkamasını öğrendi.
Karta basıp Orhan Taşan’a gösterdiği resimler beğenilince, foto muhabiri olarak işe başladı. Daha sonra aynı gazetede polis ve parlamento muhabirliği yaptı.
Bekir Coşkun’un gazeteciler arasında da tanınmaya başlanması, ona Orhan Örtülü’nün genel müdürü olduğu Türk Haberler Ajansı’nın kapısını açtı.
Ajansın bir süre sonra mali sıkıntıya düşüp kapanmasından sonra,
Karadenizli işadamlarının kurduğu bir reklam ajansında 2 yıl genel müdürlük yapan Bekir Coşkun,
1978 yılında Günaydın’ın Ankara temsilcisi Can Pulak’tan çağrı aldı ve istihbarat şefi oldu.
Ankara ile ilgili ilk yazıları gazetenin Ankara ilavesinde çıktı.
Can Pulak’ın Günaydın’dan ayrılmasından sonra Ankara temsilcisi olan Bekir Coşkun’un, “Protokolü Delen Adam” başlıklı mizah ile yoğrulmuş bir röportajını beğenen Haldun Simavi, haftada bir gün Günaydın’da köşe yazmasını istedi.
Yazdığı köşenin ‘’Dokuzuncu köy’’ olan adını Günaydın gazetesinin yayın yönetmeni Rahmi Turan koydu.

Asil Nadir Günaydın’ı satın aldıktan sonra Bekir Coşkun’un “Onuncu Köye” başlıklı bir yazısını yayından kaldırdı.
Yazıda Asil Nadir’in kara parayla Türkiye’ye geldiği, üstü kapalı olarak ima ediliyordu. Sonuçta Bekir Coşkun Günaydın’dan istifa ederek ayrıldı.
Uzun süren işsizlik günlerinden sonra, 1987 yılında Zafer Mutlu tarafından Sabah Gazetesine çağrıldı.
‘’Onuncu Köy’’ köşe yazılarını orada yazmaya başladı.
Sabah’ın Ankara temsilciliğini de üstlendi. Turgut Özal’ın Başbakanlığı dönemi idi.
Bekir Coşkun’un ‘’Has Bahçede Sonbahar’’ başlıklı bir yazı dizisi, Özal döneminde yapılan bütün çeteleşme ve rezillikleri ortaya döküyordu.
Yazı dizisi televizyonlarda Billboardlarda tanıtılmaya başlanınca, yasaklama geldi.
14 de dava açıldı.
Bunun üzerine dizinin adı ‘’Saltanat kayığı’’ olarak değiştirildi.
Ancak yasağı bu çare de kaldıramadı.
Bekir Coşkun polisler tarafından izlenir oldu.
Sabah gazetesinde bunlar olurken, Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök, Bekir Coşkun’a iş teklifinde bulundu.
Sabah gazetesinin değişen habercilik anlayışından da memnun olmayan Bekir Coşkun, 1993 yılında Hürriyet Gazetesine geçti.
16 yıl köşe yazarlığı yaptıktan sonra, 9 Eylül 2009’da gazeteden ayrıldı.
25 Eylül’de de Habertürk gazetesinde idi.
AKP hükümetine karşı yazdığı yazılar gerekçe gösterilerek 20 Eylül 2010’da işine son verildi. 3 Kasım 2010 tarihinden itibaren ‘’ Onuncu Köy’’ başlıklı yazılarını, Cumhuriyet gazetesinde yazdı.
14 Mart 2013’de Cumhuriyetten ayrıldı ve köşesini Sözcü gazetesine taşıdı.
Bekir Coşkun 28 Mayıs’tan bu yana Sözcü gazetesindeki yazılarına ikinci kez ara verdi.. Ciddi sağlık sorunları ile mücadele eden Bekir Coşkun’u okuyucusu olsun, meslektaşları olsun dualarını eksik etmeyerek hasretle bekliyor.
Çünkü onu herkes çok özledi.
İnsan bir şeyin tadını sadece dili ile mi duyumsar?
Bir yazı, bir kitap ya da bir söz de, beyinlerde unutulmaz tatlar bırakır.
İşte Bekir Coşkun’un kaleminden çıkan yazıların beyinlerde bıraktığı tat da, ona özlemi daha artırıyor..

Bekir Coşkun’un 10 yıl birlikte çalıştığı meslektaşı Orhan Uğurlu ise, Yeniçağ Gazetesinde 13 Haziran 2020’deki köşe yazısında ‘’Yaz Bekir Coşkun, ne olursun yaz ’’ diyerek ona şu çağrıyı yapıyordu:
Usta, bugün yazmaya başla ve bir daha sakın ara verme.
Ve diyorum ki istersen tek bir kelime ile istersen tek bir harf yazarak başla.
Çünkü arkası o bilgi dağarcığından her gün coşarak sel gibi akacak.
Haydi, daha fazla özletme bizi.

Cemil Özyıldırım

Kaynak: Facebook

Bekir Coşkun – eşi
Bekir Coşkun – eşi
Bekir Coşkun