Rahmetli Rıfkı Kadam ile başladığımız, Çetin Emeç, Celalettin Çetin ve Nezih Demirkent ile sürdürdüğümüz Hürriyet Gazetesi ile ilgili anılar demeti devam ediyor

Değerli arkadaşlarım:
Rahmetli Rıfkı Kadam ile başladığımız, Çetin Emeç, Celalettin Çetin ve Nezih Demirkent ile sürdürdüğümüz Hürriyet Gazetesi ile ilgili anılar demetine, Faceobok paylaşımlarında gösterdiğiniz ilgiye öncelikle teşekkür ederim.
Daha önce Hürriyet Gazetesi Emekçileri ile bir araya geldiğimiz toplantılarda, sevgili arkadaşımız Ertuğrul Kale’nin, ‘’Bizim en önemli eksiğimiz, Hürriyet Gazetesi’nde çalıştığımız yıllara ait bir anı kitabı oluşturamamaktır. Bunun için vakit geçirmeden bunu gerçekleştirmeliyiz’’ teklifi, ne var ki tek taraflı kaldı.
Oysa bu teklif, duygusal yönü bir yana, mesleğimiz açısından bir gereklilikti.
Bugüne kadar, Babıali’de basın tarihini ağırlıklı olarak ele alıp, anı kitapları oluşturan Bedii Faik, Necati Zincirkıran, Nezih Demirkent, Nail Güreli dışındaki meslek büyüklerimiz, sadece yaşadıkları yılların tekil anılarını yazarak, gazetecilik mesleğinin o geniş çerçevesi içinde, belirli bir alanın içinde kalmışlardır. İnancıma göre, bir anı kitabı oluşturulacaksa, içinde çalışılan gazete, gazete sahipleri, mesai arkadaşları gazetenin kuruluş öyküsü gibi yaşanan bir süreç olmalı ve bir kaynak kitap olarak günümüze taşınmalıdır. O nedenle Facebook’ta paylaştığımız anılarda, yaşayan kişilere ulaşılmakta, rahmetli olanların yaşayan yakın arkadaşları ve dostları bulunarak, anılar derlenmektedir. Basın tarihini anlatan kitaplar taranarak, bir bütün oluşturulmaya çalışılmaktadır. Rahmetli Nezih Demirkent’i önce Hürriyet, daha sonra Dünya Gazetesi’ndeki mesleki yaşamı ile andığımız yazımıza, Hürriyet Gazetesi’nde, 70’li yıllarda Yazı İşleri Müdürü olarak çalışan Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Danışmanı ve öğretim görevlisi Hakkı Öcal ile yine Hürriyet Gazetesi’nde meslek yaşamını uzun yıllar sürdüren Ferhan Çamlıkaya’nın yaptıkları yeni bir katkı, paylaşılmaya değerdir. Bu anılar için, bizi geçmiş yıllara götüren, her iki meslektaşımıza teşekkürü bir borç bilirim. Önce Hakkı Öcal ile başlayıp, Ferhan Çamlıkaya ile anılar denize açılalım.
Yıl 1983. Aylardan Mart mıdır? Nisan mıdır? Tercüman’dan “malum” sebeple ayrılmışım; 1981 biten doktora çalışmalarımın sonucunu almak ve tezimi yazmak için evde oturuyorum. Bir iki araştırmam kalmış Süleymaniye Kütüphanesinde. Onun için Başbakanlık Arşivi’nden, eski basın kartı beyannamelerini getirtiyorum, bilgisayara girecek şekilde kodluyorum.
Özellikle 1928 öncesi toplanmış beyannamelerden elde kalanlarını okumam zaman alıyor. Eski yazıyı basılı eserlerde nispeten kolay okuyorum ama, el yazısı zor, zaman alıyor. Başbakanlık gönderdiklerini hemen istediği için, eve götürmek de mümkün değil ki, başkalarından yardım isteyim. Bir sabah kestirmeden, yani Dünya’nın sokağından Süleymaniye Kütüphanesi’ne giderkeni, arkamdan koşa koşa Nezih Beyin şoförü geldi.
“-Abi, seni Nezih bey çağırıyor..”
Beraber sokağa giriyoruz. Yukarı çıkıyoruz. Yahu, sabahın o saatinde kaçıncı sigaradasın Nezih Baba? Hürriyet’ten önce ben ayrıldım; sonra da o. Ama daha sonra çok görüştük. Ben ayrıldığımda çoğu kişi “Sana çok kızgın” demişti. İlk görüşmede tabi ki biraz korkmuştum. Ama sonuçta, baş yazılarını topladığı ilk kitaba, imzalarken yazdığı “Her satırında sen varsın” hitabının muhatabıydım; kızdıysa da affetti demek ki. Hiç belli etmedi.
Sigara, dudaklarının sağından soluna, solundan sağına dans ediyor.
“-Ne yapıyorsun sen?” dedi.
“-Tezimi yazıyorum efendim..”
“-Onu sormuyorum. Onun dışında ne yapıyorsun gazeteci olarak?”
Nezih bey için insanlar ikiye ayrılırdı: Gazeteciler ve diğerleri.
Gazeteciler, diğerleri gibi işler yapmazlardı. Yapsalar da, kendi deyimi ile “o bahs-i diğerdir.
” Tez yazmak, başka bir şey. Sen gazeteci isen illa gazetecilikle ilgili bir şey yapmalısın.
“-Hiç bir şey yapmıyorum efendim.”
“-Belli canlı cenaze gibi gidişinden..”
Camdan mı bakıyormuş? Dünya’nın bulunduğu çıkmaz derindir. Taa binadan, Cemal Nadir yokuşunu tırmanırken beni görmüş olması? Ne dikkat! Her zaman öyleydi. Kara yerde kara karıncanın kıpırdadığını görürdü ve her şey de gelir kendini ona gösterirdi. (Vatan binasının Hürgün matbaasına dönüş inşaatında bir kenarda duvara hacet gideren bekçinin, bu işi tam o oradan geçerken yapması! Başka nasıl açıklanır?
“-Yok efendim, yorgunum da filan..” diye elimdeki ağır klasörleri göstererek kendimi savunmaya geçtim hemen. İlgisini çeker diye Ahmet Emin Yalman’ın basın kartı beyannamesini sundum. Baktı ilgilendi.
“-Bunları burada oku. Taa Göztepe’ye taşıma,” dedi. (O sıralar Göztepe’de oturuyordum) Sanırım Alp Orçun Dünya’nın Genel Yayın Müdürü olmuştu. Ona rica etti bana bir oda vermesini. O günden sonra, hemen her gün uğruyordum Dünya’ya. Yine bir gün kapıdan, “Nezih beyin beni beklediğini” söylediler. Ayşen Besen ile hoş-beşten sonra girdim yanına.
“- ‘’Sana ne yapıyorsun dedim de, bir cevap vermedin,” dedi.
Demek ki yerleşmemi beklemiş.
“-Senin Osman ile Şeref’e çıkarttığınız dergiler gibi, bir ‘trade magazine’ çıkartır mısın? Boş durma.”
Aziz kardeşim Osman Arolat ile aziz dostumuz Şeref Özgencil’in yayın faaliyeti çerçevesinde çıkarttığımız dergileri takip etmiş. Nezih beyden bir şey kaçar mı? Boşuna baba demiyoruz kendisine. Her an, kimin ne yaptığını takip eder, sıkıntısı var mı, yok mu bilirdi. Maaşını aldığı gün Milliyet’in arka sokağındaki bayilerde at yarışına yatırdığını öğrendiği sayfa editörünün eşini çağırıp, zarfı doğrudan ona veren başka hangi gazete patronu veya yöneticisi bilir misiniz?
Tabii gözlerim parladı hemen.
“-Tabii efendim. Derhal çıkartalım.. Ne konuda?”
Mızmız editörleri, yayıncıları sevmezdi Nezih bey. “Ben ondan anlamam.. Ben onu beceremem..” onun kitabında yazmazdı ve duymaya da tahammül edemezdi. Biliyorsan hemen yaparsın; bilmiyorsan biraz zaman alır!
“Bir bilgisayar dergisi düşünüyorum..”
Tarih ne demiştim? 1983 Mart, bilemedin Nisan. O tarihte kaç kişi bilgisayar, kompüter, elektronik beyin laflarını biliyordu?
Ama Nezih Demirkent, yıllar önce Hürriyet ailesinin dizgi ve sayfa tasarımı işlerini tamamen on-line hale getiren sistemin anlaşmasını imzalamış kişiydi. Ben de onu takliden, aynı şeyi Tercüman’da yapmıştım. Şu farkla ki; o başarılı olmuştu, ben yine “malum” sebeple başarısız olmuştum.
1980’lerin başında IBM’in kişisel bilgisayar terminalini piyasaya sürmesi ile o tarihe kadar karmaşık durumdaki bilişim dünyası bir anlamda çeki-düzene kavuşmuştu. Ancak bu düzen henüz Türkiye’ye yansımamıştı. Bazı matbaacılar ve çok az sayıda tasarımcı, 1977’de piyasa sunulmuş olan Apple II kullanıyordu ama, kişisel bilgisayar piyasası henüz oluşmamıştı. Basın dünyasında, tanıdığım rahmetli Tuğrul Şavkay da vardı bir Apple. Benim onun kadar param yoktu; ancak bir Commodore PET alabilmiştim. Nezih beyin, Hürriyet’ten sonra Dünya’yı da yazıları bilgisayarla dizilir hale getirdiğini, bu işin mimarlığını, Hürriyet’ten kendisiyle Dünya’ya gelen Barbaros Daruga’ya verdiğini biliyordum. Tam olarak hatırlamıyorum; eminim Barbaros tamamlar bu bilgiyi; ama bu sistemler de kişisel değildi. Devasa değildi ama yine de büyük ve pahalı şeylerdi.
Fakat Nezih bey, kağıttan kurşuna, dağıtımdan spora, siyasetten finansmana, sigortacılıktan tavukçuluğa (O da nereden çıktı demeyin! Rahmetli Erol Simavi’nin bir yatırım macerasının sonucu, o iş de Nezih beyin başına sarılmıştı!) bugünkü deyimiyle geleneksel basın-yayının her şeyine vakıf olması yetmiyor gibi, büyük bilgisayar sistemlerine aşinalığına, bir de küçük sistemleri, kişisel bilişimi eklediğini o gün orada öğrendim.
“Bu işin iki boyutu var: Yazılım ve donanım. Sen bu işe merak sardın diye duyuyorum. Hangi boyutuna?”
İşte Nezih bey!.. Sizi hayretten hayrete sürüklemeye hiç bir zaman son vermezdi.
“-Efendim ben yazılım tarafında kalmak istiyorum ama, o şimdilik donana dek bağımlı gibi..”
“-Peki o zaman. Alp’le konuşun. Barbaros’la da danışın.
Dünya bünyesinde bir kişisel bilgisayar dergisi çıkartın. Filancalar da (Burada Hürriyet’te kalmış olan bazı dostların adını veriyor) gelirse donanıma da ağırlık veren bir software dergisi olsun.”

Az, öz ve temiz. Şimdi o sahneyi gözümün önüne getiriyorum. Bırakın o günü bugün böyle bir yayın talimatını verebilecek kaç siyasal-sosyal günlük gazete yönetmeni vardır?
Dergi yayınlandı. Ne kadar sürdü, bilmiyorum. Nezih bey, doktora tezimi teslim edip, odayı boşaltmaya geldiğim gün, Dünya’nın sokağından beni, Babıali’nin başından Oktay Ekşi’yi, Divanyolu’ndan Cüneyt Arcayürek’i alarak Klodfarer’deki Güneş Gazetesi’ne götürdü. Binanın önünde Nevzat Ünlü bekliyordu. 6 aylık Güneş maceramız böylece başladı. Tabii Güneş’te ilk işimiz, bir haftalık bilgisayar teknolojileri sayfası yapmak oldu.
Ferhan Çamlıkaya da ‘’Yıllara sığmayan “Bir Günün Hikayesi”ni anlatırken, bizi geçmiş yıllara çekiyor:
“Kızım ben şu anda kaldırım taşı büyüklüğünde bir elmas parçasıyım. Kaldırıma yerleştirseler olmuyor, boyunlarına taksalar taşınmıyor…”
İşte 1981 yılında eşimin görevi nedeniyle Zürih’te bulunduğum günlerden birinde, Hürriyet Dış Haberler Şefi Aykut Güven’in “Nezih Bey gazeteden ayrıldı..” telefonuyla haberdar olduğum veda , İstanbul’a gelip Narlıbahçe sokaktaki DÜNYA gazetesi binasında Nezih Bey’le görüştüğümde bu cümleyle özetlenmişti
Şimdi zamanı geri saralım; Cağaloğlu’ndaki binanın anılarla aşınmış mermer basamaklarından koşuşturarak inip çıkarken, Yazı İşleri’nin ve Nezih Bey’in odasının bulunduğu ikinci kat salonuna girilirken, ayrı bir özen ve saygı gösterilirdi.
Bu katta Hürriyet’in kurucusu rahmetli Sedat Simavi’yi dinlediğim, rahmetli Üstad Tahsin Öztin’in de odası vardı. Rahmetli Ecvet Güresin’in (sonradan Oktay Ekşi’nin yıllarca sürdürdüğü) başyazar, rahmetli Behiç Ekşi’nin Ankara bürosu şefi olduğu , yazı işlerinde Salim Bayar, Turgut Dinsel, Hüseyin Güneş, Ergin İnanç, Abdullah Aksak, Fikret Ercan, Mehmet Türker, Aykut Güven, Yalçın Kamacıoğlu, Hakkı Öcal , spor servisinde Eşfak Aykaç, Gündüz Kılıç, Rıdvan Yelekçi, ayrıca Nehar Tüblek, Ergün Köknar, Erdoğan Kıral, Hasan Yılmaer, Tuncer Bicioğlu, Hami Alkaner, Rıfkı Kadam, Seçkin Türesay, Erdoğan Sevgin, Uğur Cebeci , yurt haberler, foto muhabirleri, yurt dışındaki temsilciler , Almanya Matbaası, Güven Toğrul ve adlarını teker teker saymanın uzun bir liste oluşturduğu diğer pek çok saygıdeğer yıldızların bulunduğu ve de yan yana çalıştığım, Özer, Ergun, Alev, Senan, Tülin, Deniz, Leyla, Ahmet, Mehmet, Serap, Ayşen’li yıllar…
Nezih Bey tüm heybetiyle Yazı İşleri odasına doğru yürürken, o dönem yazı işleri müdürü rahmetli Hüseyin Güneş ufak tefek bedeniyle adeta rüzgarından savrulur ve “Gemi ilerliyor, ben de arkasından tahlisiye sandalı gibi sallanıyorum” der, bu arada yeni gelenlere “Bana bakın ben Nezih Bey’in halasının oğluyum ona göre” diye göz dağı verirdi.
HÜRRİYET günlerinde her bayramın birinci günü dönemin ünlü gazinolarından biri ilan karşılığı kapatılır. Gazetenin sahibi patron Erol Simavi’nin talimatıyla en üst düzey yazı işleri elemanlarından, makine dairesi işçileri ve ofis boylara kadar herkes eşleriyle eğlenirdi.
Nezih Bey, Hürriyet gazetesinde henüz son yıllardaki gibi çığırından çıkmasa da zaman zaman denenen Halkla İlişkiler davetlerini asla kabul etmez ve ettirmez, “Bir olay varsa Hürriyet kendi adamını tüm masraflarını karşılayarak gönderir ve olayı izler” derdi…
Bu arada Cemil Özyıldırım’ın söz ettiği Gözlemciler Servisi olayından da söz etmek isterim. Gözlemciler Servisi İstanbul ekinde kullanılacak semt haberlerini toplamak üzere İstanbul çapında yüzlerce semt muhbirinden oluşuyordu.
Servisi kurup yönetmek görevini Nezih Bey bana vermişti. Muhbirlere birer Hürriyet Gözlemci kartı verdik. Getirdikleri haber ve fotoğraf karşılığında para ödüyorduk. Bir süre sonra “Sen bu kurnazlarla uğraşamazsın” dedi ve servis Uğur Cebeci’ye devredildi.
Sonradan istihbarattaki muhabirlerin bir kaçının gözlemcilerle anlaşıp fotoğraf verdikleri ve parayı paylaştıkları gibi dedikodular dolaştı.
Belki bir kişi bunu denemeye kalkıştı, belki de gözlemciler böyle bir teklif yaptılar, bilmem ve inanmam ancak , Cemil Özyıldırım’ın anlattığı “Nezih Bey’in annesi de bu sokakta oturuyor” olayı benden sonradır.
Ateş Çelik, Cansın Özkur, Ercüment Bükükakkan, Kadir Çelik bu servisten başlayarak başarıya ulaşmış isimlerdendir. Bu arada benim gazetecilik serüvenimin başladığı KELEBEK ile magazin servisi ve dış haberlerle süren yaşanmışlıklara şimdilik değinmiyorum.

Cemil Özyıldırım