Bu öyküleri bilmiyorsanız Atatürk’ü asla anlayamazsınız. Usta gazeteci Cemil Özyıldırım yazdı

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

Anılarla ATATÜRK

Kemal kelimesinin anlamı sözlükte, bilgi ve erdem yönünden erginlik, eksiksizlik, olgunluk, yetkinlik, en yüksek değer olarak açıklanıyor. Mustafa Kemal Atatürk de bu özellikleri taşıyan 20.yüzyılın yetiştirdiği en büyük askeri ve siyasi bir deha idi. O kendisini şöyle tanımlıyordu:

”Benim adım Mustafa Kemal’dir. Ben ne diktatörüm, ne macera peşinde koşarım, ne de mağlubiyeti kabul eden bir kimseyim. Ben, yalnız milletimi düşünür, onun için yaşarım. Benim ve milletimin hakkı olanı alırım. Alamayacağım bir şey de yoktur.”

Atatürk de her insan gibi et, kemik ve kandı. Etkileyici fiziğe sahip, güzel bir adamdı . Yorgunluk kahvesini bir su başında içen, rakısını tuzlu leblebiyle yudumlamayı seven, Serhat türkülerine ve alaturkaya hayran, yeri geldiğinde Safiye Ayla’yı dinlemek isteyen, yemeklerden fasulye pilakisinden vazgeçmeyen, güzel ve zarif konuşan, bir İstanbul efendisi idi. Adanalı kadar sıcakkanlı, Karadenizli olmamasına rağmen, Karadeniz kadar canlı, bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek sevdalısı, bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı. Kısaca insan üstü değildi Atatürk;
TAM İNSANDI.

Mustafa Kemal Atatürk Büyük Zafer Hakkında 4 Ekim 1922 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada, öncelikle şu sorunun cevabını verdi. ”Zaferin sahibi kimdir?”. Bu konuşmada ayrıca elde edilen zaferin adresini gösterdi. Atatürk özetle şunları söylüyordu

“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya deruhte ederek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan, yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu meserretle dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı, tebrik ediyorum’’
Atatürk elde edilen neticeyi Meclise, kurmay heyetine, neferinden Genelkurmay Başkanına kadar Türk Ordusuna ve her türlü fedakârlığa katlanan Türk milletine mâl ediyordu. Burada şahsına çıkardığı pay, sadece görevini yapmış olmaktan duyulan mutluluktu. Muhalifi ile, destekleyicisi ile cephede savaşanı ile, geri planda eleştiri yapanı ile, Türk Milletini bir bütün halinde kendi ekibi olarak gören bir anlayış sergiliyordu. Atatürk’ün bu anlayışı, yaptıklarını milletinin beklentilerini karşılamaktan ibaret gören bir millet adamı olduğunun ispatıydı.

30 Ağustos 1922’deki zaferden sonra Atatürk, artık halkın yanında, halkın arasındaydı. Çıktığı yurt gezilerindeki anıları ile de, tarih sayfalarına da notlar düşüldü. Bu anılar, onun yakınındaki yazarlar, silah arkadaşı subaylar tarafından derlenirken, Atatürk’ün askeri ve siyasi dehası da ortaya konmuştu. Atatürk anıları, onun milletine güvenirliğini, bağımsızlığa düşkünlüğünü, ileri görüşlüğünü, açık sözlülüğünü, çok cepheliğini, yöneticiliğini, eğitimciliğini ve vatan sevgisini ortaya koyan, yaşanmış gerçeklerdi. İşte onlardan bazıları..

Mudanya üzerinden Bursa’ya gidecek olan Atatürk’ün etrafını Mudanya iskelesinde kalabalık bir halk kitlesi çevirmişti. İhtiyar, zayıf bir kadın, elindeki kağıtla Atatürk’ün yolunu kesti:
”Beni tanıdın mı oğul ? Ben sizin Selanik’teki komşunuzdum. Bir oğlum var; Devlet Demir Yolları’na girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.”
Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Yüksek sesle cevap verdi:
”Oğlunu almadılar ha?.”Ben tavsiye ettiğim halde almadılar öyle mi? Ne kadar iyi olmuş. Çok iyi yapmışlar. İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak. Cumhuriyet’ten beklediğimiz netice budur’’.

1935 senesindeydi. O dönemde dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu yüzden bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak Filistin’e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda “Atatürk Çanakkale’ye geldi. Halk heyecanla Atatürk’ün geleceği Balıkesir caddesinde toplanmıştı. Karşıdan birkaç otomobil göründü. Halk “Atatürk geliyor” diye dalgalandı. Halkın “yaşa, var ol” sesleri arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkı selamlayarak ilerliyordu. Bu sırada Yahudilerden biri, Ata’nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istedi. Atatürk:” Bırakın gelsin” dedi.
Bu Musevi vatandaş, Atatürk’ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:
” Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız?” diye dövündü.
Atatürk adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu:
” Sen kimsin?”
” Paşam ben Çanakkale Musevilerinden Avram Palto. ”
” Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? ”
Musevi vatandaş kendini toparlayarak cevap verdi:
” Hayır paşam, halk kovuyor.”
Atatürk, adamın yüzüne gülümseyerek bakıp şöyle dedi:
” Halk isterse beni de kovar’’

General Asım Gündüz’ün de, 10 Eylül 1922’de İzmir’de, Atatürk ile ilgili bir anısı var:
Yunan orduları Başkomutanı Hacı Anesti 1922 yılı baharında savaş için tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Arkasından hiç eksik etmediği yabancı gazeteciler, fotoğrafçılar, papazlar ve diğer davet ettiği kişilerle cepheyi gezerken, mağrur, küstah konuşmalar yapıyordu. 30 Ağustos’daki taaruzdan önce, yine böyle bir kalabalıkla cepheyi gezip İzmir’e dönmüştü., Yunan Başkomutanı için büyük bir karşılama töreni hazırlayan İzmir Baş Piskoposu Hristotomos, dini ayinler de düzenlemişti. Ayinin sonunda ”Reuster Ajansı ‘ muhabiri, Yunan Başkomutanına:

“Cepheyi gezerken Mustafa Kemal’i gördünüz mü ?’ diye sordu.’
Mağrur Yunan Başkomutanı Hacı Anesti, hayret eder gibi bir davranışla soruya şöyle cevap verdi:

” Neee? Mustafa Kemal mi ? Kim bu adam ? Böyle bir komutan tanımıyorum.”
Mustafa Kemal bu palikarya ruhunun düzeyinde olan terbiyesizliği duymuştu. Fakat vereceği cevabı, günü gününe zamana bırakıyordu. İşte o zaman 9 Eylül 1922 ‘de gelmişti. Son Yunan kırıntıları İzmir Körfezi’nin sularına gömülmüştü. Yirminci yüzyılın en büyük zaferinin mimarı olan Mustafa Kemal Paşa, 10 Eylül 1922 günü yerli ve yabancı gazetecilerle kendisini izleyen ”Reuster Ajansı” nın aynı muhabirine, kendisine pek yakışan bir zarif gülümseme ile sordu:

” İki haftadır cephedeyim. Her tarafta Hacı Anesti’yi aradım. Gördünüz mü ? ”

Yazar Kemal Arıburnu’nun ‘’Atatürk’ten Anılar’’ adlı kitabında, bir Karadeniz gezisi şöyle anlatılıyor:

‘’Cumhuriyet’in ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir gezintiye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti.
Valiye: “Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz?” diye sordu.
Vali, yakın köylerdeki köylüleri jandarmalarla toplattırıp yol onarımında çalıştırdığını anlattı. Atatürk’ün kaşları çatıldı. Oldukça sert bir dille:
“Vali Bey Corvee nedir bilir misin ?”
”Bilmem Paşam ”
”Öyle ise ben söyleyeyim, angarya demektir. Ve şu anda bilmeniz lazım ki, hiçbir vatandaşı kanunsuz işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet’te angarya diye bir şey yoktur.”

Atatürk, bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na dönerken Yeşilköy İstasyonu’nun önünde treni görünce otomobilden indi ve başyavere yola trenle devam etmek istediğini söyledi. Hareket etmek üzere olan trene yetişen Atatürk ve beraberindekiler, trene kimseye görünmeden bindi.
Bir süre sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör, Ata’nın bulunduğu kompartımana geldi. Atatürk’ü ve beraberindekileri görünce çekilmek istedi. Atatürk hemen müdahale etti. Emrindekileri göstererek:
”Görevini yap. Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun? ”
Emrindekiler cevap verdi:
” Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!..”
Atatürk kızarak:
”Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim. Çok ayıp ve acayip bir usul. Derhal değiştirin”

Falih Rıfkı Atay, Atatürk ile anılarını biriktirdiği kitabında, bir olayı şöyle anlatıyor:
‘’Bir gün Mısır’da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine:
“Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?” diye sordu.

Olabilecek şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven
Mustafa Kemal:
“Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?” diye sordu.
Adamcağız Ata’nın yüzüne hayretle bakarken şöyle konuştu:

”Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya.” dedi.

Atatürk sakin bir sesle:
” Yalnız benimle olmaz beyefendi Hazretleri. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o vakit gelip beni arayınız.”

Bir anı da o dönemde Kurmay Binbaşı olan Ethem Beyden:

“Büyük taarruz sabahı büyük Komutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’deydi. Tan yeri ağarıyordu. Sabahın sessizliğini, gökleri yırtarak uçan bir top mermisi bozdu. Arkasından bütün Türk topları ateş püskürmeye başladı. Düşmanın ele geçirilmez denen mevzileri altüst oluyordu. Bir an içinde her taraf ateş ve duman içinde kalmıştı. Ateş gittikçe şiddetleniyor; Türk milletinin talihi ile birlikte güneş de nazlı nazlı yükseliyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa pelerinini altına topladı ve kayaların üstüne oturdu. Dalgınlığı kalmamıştı; tebessüm ediyordu. Sabah ışıklarının okşayarak parlattığı altın saçlarında Türk milletinin geleceği parlıyordu. Çok keyiflenmişti.
‘Şimdi kahvaltıyı getirin’ diye seslendi.
Bir tepsinin içinde iki dilim er ekmeği, birkaç zeytin, bir parça beyaz peynir geldi. İşte hepsi o kadar. Bunları büyük bir iştah ile yedi. Evet, yedi büyük devletin büyüklüğüne meydan okuyan, masum bir millete yeniden hayat veren yüce komutan, kahvaltı ediyordu. İsteseydi altın tepsiler içinde parlak ve yaldızlı salonlarda her bakımdan nelere sahip olmazdı. Hayır, o böylesini seviyor, böyle istiyordu. Sade Türk milletine değil tarihlere, dünyalara örnek veriyordu.”

Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor:

“Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya’nın Rodos’a askeri yığınakta bulunduğu günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürk’ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular. Atatürk:
‘’Tevfik Rüştü nerede?’’diye sorunca yaveri.
’Ankara Palas’ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor Paşam’’
‘’Biz de oraya gitsek olmaz mı?’’
Etrafındakiler beyhude Atatürk’ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret etti. Fakat, onun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildi. Otomobiller, Ankara Palas’a vardığı zaman Atatürk’ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret etti. Çünkü Çankaya’da Atatürk’ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu.Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk Sefiri Asaf Bey’in yanına ve giriş-çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturdu. Atatürk:
‘’Asaf Bey, gazetelerde bir takım resimler görüyorum, Arnavutlukla operet mi oynanıyor?’’

Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo’nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikmeyen sefir ne söyleyeceğini şaşırdı. Atatürk devam etti:
‘’Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk’ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir’’.
Bunu duyan İtalyan Sefiri, müdahale etmek isteyince Atatürk:
‘’Haber aldığıma göre, Roma’da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde nümayiş yapmışlar. Antalya’yı istemişler.Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!. Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa, Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya’ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur’’.
Sefir atıldı:
‘’ Ekselans bu bir savaş ilanı mıdır?’’
Atatürk:
‘’Hayır. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk Milleti’nin hissiyatını tercüman olmakta gecikmez’’
Konuşma ortamının gerilmesi üzerine, İsmet Paşa’ya telefon edildi ve Ankara Palas’a çağrıldı.
Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:
– Hükümet geliyor, biz gidelim’’diyerek Ankara Palas’ı terk etti.
Çankaya’ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk’ün gayet normal olduğunu hayretler içinde izlerken Atatürk:
‘’Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos’a yapılan yığınak Habeşistan’a dönecektir’’
Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan-İtalya savaşı başladı.

İngiltere Kralı VIII.Edward Türkiye’yi ziyarete gelmişti. 4 Eylül 1936 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nın salonunda İngiltere Kralı VIII.Edward şerefine bir yemek verdi.Yemek sırasında Kral, Atatürk’e şöyle bir soru sordu:
”Türkiye bir savaş sırasında ne kadar asker çıkarabilir Ekselans” ?

Atatürk bu soruya şöyle cevap verdi:
”Bu düşmana ve savaşa göre değişir Kral hazretleri. İcabında kadınlı erkekli bütün Türkler askerdir. Fakat talim görmüş asker olarak bir milyon çıkarabiliriz.”

İngiltere Kralı VIII. Edward biraz düşündükten sonra şöyle dedi:
”Demek bir savaş çıktığında derhal iki milyonluk bir kuvvete sahip olabilirsiniz.”

Atatürk İngiltere Kralı Edward’ın yanlış hesapladığını düşünerek şöyle dedi:
”Hayır umumiyetle yetişmiş asker bir milyon olur. Yani nüfusun yüzde yedi-sekizi hesaplanır.”

İngiltere Kralı hayranlıkla Atatürk’e baktı, gülümseyerek başını salladıktan sonra şu açıklamayı yaptı:
”Ekselans, ben doğru hesap yaptım. Bir milyon ordunuz, bir milyonda şahsen sizsiniz. Toplamı benim dediğim gibi iki milyon olur.”

Cemil Özyıldırım