Çetin Emeç cinayetini araştırmak isteyenler bu yazıyı okumalıdır. Devlet suikastten daha çok neden “Haberleri kimden alıyordu” sorusuyla ilgilendi? “Öldürün o gazeteciyi” diyen iş adamı kimdi? Son yazısı neden kayboldu? Gazeteci Cemil Özyıldırım’ın ’Yazıyoor’ adlı kitabından..

Çetin bir ceviz

Tavizsiz, noksansız, tantanasız, eyvallahsız, kısaca emsalsiz bir yönetici idi. Çetin Ceviz bir gazeteciydi. 1935 İstanbul doğumluydu ve 16-17 yaşlarında iken, gazetenin mürekkep kokusunu ilk kez, 1952 yılında Demokrat Parti kurucularından milletvekili babası Selim Ragıp Emeç’in ‘’Son Posta’’ adlı gazetesinde aldı. Galatasaray Lisesini bitiren Çetin Emeç hukuk öğrencisiyken babasının gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapıyor ve “İster İnan İster İnanma” köşesini yazıyordu. 27 Mayıs 1960’da ihtilalcilerin gazetenin gelirlerini bloke etmeleri üzerine, Son Posta 1962’de kapandı. Çetin Emeç de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, gazeteciliğe Hayat ve Ses dergilerinde yöneticilik ve Yazı İşleri Müdürlüğü yaparak devam etti.

Hürriyet ailesi, Çetin Emeç ile 1972 yılında tanıştı. Hür- Gün yayınlarının başına getirilen Çetin Emeç, yayın yönetmenliğini yaptığı magazin ağırlıklı Hafta Sonu gazetesini de çıkararak, tiraj rekorları kırdı. 1983 yılında yakın dostu İnan Kıraç’ın isteği üzerine, büyük bir tiraj düşüklüğü yaşayan Milliyet gazetesine geçerek, Genel Yayın Yönetmeni oldu. Gazeteyi 140 bin satış rakamından, 500 binlere çıkardı. İki yıla yakın Milliyet’te çalıştıktan sonra, 1985’de Genel Koordinatör olarak yeniden Hürriyet’e döndü.

Hürriyet Gazetesi’nde Çetin Emeç ile çalışanlar, zorlu bir uyum dönemi geçirdi. Çünkü Çetin Emeç, o güne kadar görülmemiş, alışılmamış bir gazeteci ve yönetici tipiydi. Hani eskilerin deyimi ile ‘’Nev-i şahsına münhasır’’ bir insandı. Atletik bir yapıya sahipti. Her gün gazetenin spor salonunda sporunu yapar, dördüncü kattaki odasına asansörü kullanmadan, merdivenleri birer ikişer atlayarak çıkardı.
Onun çalışma koşullarına ayak uydurmak, kolay değildi. Kız kardeşi Leyla Emeç (Tavşanoğlu) bir dönem ağabeyi ile Hürriyet Gazetesinde çalıştı ama, Çetin Emeç ‘’Kardeşini de çalıştırıyor’’ dedikodusu olmasın diye, 6 ay sigortasını bile yaptırmadı.
Kız kardeşi “Çetin yani en büyük ağabeyim, beni uzaktan sevmeyi her zaman daha tekin buldu. Aramızdaki on üç yaş farkını bahane edip, hükmetmeye çok çalıştı.
Onun gözünde, gücünü test eden muzır bir kardeştim.
Ama bütün hiddetine karşın ağabeyim benim için, el ele koşup denize atladığımız o yaz günleriydi.”
diyordu.

Çetin Emeç, sabahtan akşama kadar değil de, sabahtan gece yarılarına kadar gazetenin başından ayrılmayan, bitmek tükenmek bilmeyen enerjiye sahip bir karakter yapısındaydı. Hatayı asla gözden kaçırmaz, af etmez, özel habere önem verir, haber atlanmasına ise, tahammül edemezdi. Zaman onun için bileğinde işleyen saat değildi. Çalışanlar ona karşı korku ile karışık saygı, sevgi ile karışık bir hayranlık duygusu içinde idi. Her gün önüne konan gazetenin sayfa provaları, kırmızı kalemi ile yaptığı çıkmalar, cümle düşüklüğü, Türkçe hataları düzeltmeleri nedeniyle bir gelincik tarlasını andırırdı. Bu denli yoğun bir yönetici ile sohbet etmek, ya da kişisel bir sorunu anlatmak hayli zordu.
Çetin Emeç’in ciddiyeti ve disiplinli çalışma ortamı, Hürriyet’e yeni bir hava getirdi. Onun döneminde çalışanların enerjisini sinerjiye dönüştüren bir ortam yaratılmıştı. Böyle bir karakter yapısındaki Çetin Emeç’in yetiştiği aile yapısına da değinmek, onu daha iyi tanımak açısından gerekliydi.

‘’Emeç’’ ailesi Türk basının önemli simalarıydı. Vakıf gazetesinde polis muhabiri olarak gazeteciliğe başlayan Baba Selim Ragıp Emeç, 1930’da Zekeriya Sertel, Ekrem Uşaklıgil ve Halil Lütfi Dördüncü ile Son Posta gazetesini kurdu. Ortaklardan Zekeriya Sertel ve Halil Lütfi Dördüncü’nün ayrılmasından sonra, gazetenin sahibi oldu.
Oğlu Çetin, kızları Leyla ve Zeynep Emeç, babaları gibi gazeteciliği seçti. 1939 doğumlu Aydın Emeç ise, ağabeyi gibi gazeteciliği değil, yayıncılığı benimsedi. 1968’de Cengiz Tuncer ile birlikte (e) yayınlarını kurdu. Daha sonra Hür Yayın’a katıldı. Çevirmen ve yazar olarak edebiyata, İlya Ehrenburg, İtalo Calvino, Milan Kundura, Joana Vasconcelos gibi önemli yazarların eserlerini kazandırdı. 1982-1986 yıllarında Cumhuriyet gazetesi kültür servisinde yöneticilik yaptı. 1986 yılında çok sevdiği Rus yazarlar gibi, erken bir yaşta vefat etti.

‘’Emeç’’ ailesinin geçmişteki sosyal durumlarına bakılacak olursa, zengin bir yaşamları vardı. Çocuklar, özel mürebbiyelerle büyütüldü. Gün içinde değişik kıyafetler giymeleri, annelerinin şartıydı. Ev halkının şıklığı, çevrelerinde dikkat çekici idi. Yılda iki kez terziden randevu alınır ve provalar yapılır, gardıroplardaki kıyafetler yenilenirdi. 1950’de siyasete soyunan Selim Ragıp Emeç, Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960’da Yassı Ada’da yargılandı ve bir süre tutuklu kaldı.
Bu süreçte Çetin ve Aydın Emeç, genç yaşta Son Posta’nın başına geçti. Babalarının serbest kalmasından sonra, Son Posta’nın da gelirleri darbeciler tarafından bloke edildi. Biriken borçlar, artan maliyetler nedeniyle gazete batma noktasında gelmişti. 1962 yılında kapatılıncaya kadar gazeteye akıtılan sermaye, ‘’Emeç’’ ailesini, eski günlerini aratacak duruma getirdi. Aileyi ayakta tutan mal varlıkları tek-tek satıldı. Haldun ve Erol Simavi’ye olan borçları, gazetenin isim hakkı verilerek ödendi. Sağlığı bozulan 1889 doğumlu Selim Ragıp Emeç, 1970 yılında hayata veda etti.

Çetin Emeç’in, Milliyet ve Hürriyet gazetelerine Yayın Yönetmeni ve Genel Koordinatör olarak gelip gitmesi, onun başarılı bir gazete yöneticisi olduğunu ortaya koyan, kariyer tablosu idi. Hayat ve Ses dergilerinde uzun yıllar yönetici olarak çalışması, daha sonra da Hafta Sonu gazetesinde, magazin dünyasını sallayacak haberlere imza atması, adını ‘’Magazin gazetecisi’’ne çıkarmıştı. Oysa hem Hürriyet, hem de Milliyet’te çalıştığı dönemlerde, her iki gazetenin yükselen tiraj rakamları, bunu söylemiyordu.
Vatan Gazetesi yazarı Reha Muhtar, onun gazeteciliğini sadece magazin haberciliğinde görenleri, 9 Ekim 2016’daki köşe yazısında, şöyle yorumlamıştı:

‘’İstenen düzene ve sisteme uymayan bir gazeteciyi yok etmenin çeşitli yolları vardır. Türkiye’de. Önce onu itibarsızlaştırırlardı. Çetin Emeç de, hiç hak etmediği şekilde itibarsızlaştırılan gazetecilerin en önemlilerinden biri olarak, basın tarihine geçti. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu, babası da gazete patronu olan Suadiye’li Çetin Emeç, güya ciddi ve seviyeli gazetecilere karşı, magazinci bir gazeteciydi. Bu sıfat takılarak aşağılanmaya başlandı derin Milliyet tarafından. Dikkat edildiğinde, en seviyeli görünenleri de dahil, bu aşağılamayı yapanların hiç birisinin, “eğitim düzeyi”, Çetin Emeç’in yarısına ulaşmıyordu…Ya, iyi bir liseden mezun olmalarına karşın, üniversite mezunu değillerdi. Ya da, üniversite mezunu olanlar, ne üniversite, ne lise eğitimi açısından Çetin Emeç’in okuduğu okulların yanından geçebiliyordu.

Ancak görüntüde, lise mezunu, ya da en fazla akademi mezunu olanlar, “Seviyeli ve ciddi” gazeteci, babası Gazete sahibi olan, Galatasaray Lisesi ve Hukuk Fakültesi eğitimi alan Çetin Emeç, “magazinciydi. Gazeteci, o sırada tıpkı Çetin Emeç’i itibarsızlaştırmaya çalıştıkları gibi, kendisinin Ankara TED Koleji öğrenimini, Mülkiye Basın Yayın eğitimini, Berlin ve Tokyo Uluslararası gazetecilik mezuniyetleri ile Cambridge dil diplomalarının es geçilerek, magazinci ve ‘Acı var mı acı’ sloganının mucidi olarak, milyonlara lanse edileceği günleri bilmiyordu. O da, gazete tirajına eşdeğer anlamı olan ratingleri patlattıkça, yıllarca aldığı eğitim yok sayılacak ve “acı var mı acı” sloganının itibarsızlaştırmasına maruz kalacaktı.’’

Çetin Emeç bir ekoldü. İddialı manşetlerle gündem oluşturulması, halk adına diğer erkleri denetlenmek, kamuoyunu aydınlatılmak, halkın ödediği verginin, verdiği oyun takipçisi olmak gerektiğine inanır, bu uğurda da mücadele ederdi. Hürriyet ve Milliyet gibi iki büyük gazeteyi yönettiği dönemlerde, bu anlayışını hayata geçiren bir gazeteci idi. Eşi Bilge Emeç’in söylediğine göre, Çetin Emeç her sabah evden çıkarken, kıbleye dönüp ellerini kaldırarak dua ediyordu. Merdivenlerden inerken de yüksek sesle Bismillahirahmanirahim diyordu.

Emeç haber toplantılarına da bazen neşeli, çoğu zaman düşünceli ve sinirli, koltuğunun altında dosyalar ile girerdi. Eğer başını öne doğru eğip yürüyorsa, mutlaka bir şeye kızdığı anlaşılırdı. Toplantı salonunda İzmir ve Ankara bürolarına tele-konferans sistemiyle bağlantı kurulması, onun zamanında gerçekleşti. Böylelikle İstanbul servis müdür ve şeflerinin hazırlayıp okudukları haber gündemini, Ankara ve İzmir’de dinlerdi. Oradan da aynı yolla büroların hazırladıkları haberler öğrenilirdi. Gazetede çalışanlar arasında takma adı ‘’Çeto’’idi. Özellikle insana yönelik haberlere çok önem verirdi. Halka her konuda kolay bilgi sağlayacak cep kitapçıkları, gazete ile birlikte onun döneminde verilmeye başlandı. Örneğin ‘’100 soruda kalbimiz’’, ‘’Merhaba Yaz’’, ‘’Şifalı sularımız’’ gibi daha onlarca Hürriyet kitapçıkları, sonraları diğer gazeteler tarafından da hazırlanıp dağıtılmaya başlandı.

Çetin Emeç’i en gerçek yönleri ile anlatacak olan, 1986 yılından 1990 yılına kadar tam 4 yıl onun asistanlığını yapan Nebahat Ercan idi. Ercan, Çetin Emeç ile geçen çalışma yıllarını şöyle anlatıyor:

“Çok sert, katı ve kimseyle geçinemez’ diye duyduğum biriydi Çetin Bey. Yüzünü bile görmemiştim o güne kadar. Bana hiç sert gözükmedi ama. İlk karşılaştığımız gün ‘’Bana sert, öfkeli derler. Benim sertliğim şudur. Bazı şeyleri kırmızı görürüm. Bana kırmızı gösterilmedikçe hiçbir şeye sinirlenmem’ demişti. Bir kere kırmızı görmüş halini gördüm. Uğur Cebeci ve ben kendisinden izinsiz, ona koruma ayarlamıştık. Sinirlenmişti. ‘’Bana neden sormadınız?. Neden benim haberim yok?. Koruma filan istemiyorum’’ diye tepki göstermişti. İnanılmaz arşivciydi. Arşiv yapmayı ondan öğrendim. Evden gazeteye gelene kadar bütün gazeteleri okurdu, işaretlerdi. Ben de onları keser, konularına göre dosyalardım. Genel yayın yönetmeni olarak başladı ama, sonra haftada bir tiraj durumları, basının o haftaki durumuyla ilgili yazılar yazıyordu. Sonra o yazılar siyasi olmaya başladı. Yazarken de bana konuyu söylerdi. Ben de o dosyayı çıkarır verirdim. Kaynakça göstererek yazardı.

Atatürkçü, laik biriydi Çetin Bey. Ama dinine de son derece bağlıydı. Suikast günü çantasından küçük bir Kuran çıkmıştı. İlk defa Sultanahmet’te kara çarşaflı kadınlar, cübbeli sakallı adamlar toplu halde ortaya çıkıp, miting yapmışlardı. Çetin Bey de yazısının içinde “karafatmalar” diye bir tabir kullanmıştı. Çok tehdit gelmişti.
Zaten geliyordu, hiç durmadı. Doğulu şivesi olan biri sürekli arardı. Küfür, tehdit. Evini de arıyorlardı. Tüm tehdit mektuplarını okurdu, cevap verirdi. Telefonları da bağlamamı isterdi. Bir gün birini bağladım. Yarım saat konuştu. Kapatırken ‘İyi günler’ diyerek kapattı. İkna etmişti kimse. Kaynayan günlerdi zaten. Sürmanşette bir suiliet resmi ile ‘Bir bilen diyor ki’ başlığıyla bir yazı yazardı. Genellikle Mehmet Eymür’den, Mahir Kaynak’tan, Demirel’den görüş ve bilgiler alırdı.

Çetin Bey akşam dışarı çıkacağı vakit, evden kıyafetleri gelirdi. Duş yeri vardı. Duşunu alır, giyinir öyle çıkardı.
Bütün gün bir şey yemezdi. Akşam önce sütünü, üstüne bir kadeh viskisini içerdi. Viskisi şarap kadehinde idi.
Mutlaka ayaklı bardak olacak, öyle isterdi. Çok farkındaydı olacakların ama, buna aldırmıyor gibiydi. Bunu yapmayacaklarına inanıyordu bence. ’Havlayan köpek ısırmaz’ derdi.
Suikastten sonra defalarca ifademi aldılar. Sürekli verilen ifadeler kayboluyor, sonra da dosya bomboş diyorlardı. Bir Mercedes Hürriyet gazetesine en az 5 kere ‘Nebahat Hanım’ı 1. Şube’ye götüreceğiz’ diye geldi.
Ben gitmek istemiyordum. Uğur Cebeci “Gideceksin, arkana araba koyuyorum” diyordu. Her defasında farklı insanlara ifade veriyordum. Şunu soruyorlardı: ‘Haberleri kimden alıyordu?. Kimlerle ilişkisi vardı?. Ortadoğu haberlerinin kaynağı kimdi?. Hiçbirine cevap vermedim. Polislere güvenmedim. Çünkü sukaste ilişkin bir soru yoktu.’‘

Kendisinden çekinilen, disiplinli, ciddi tavırlı yöneticiye, bir gazete çalışanının tekme atması Hürriyet’te gündem yaratmış, olay olmuştu.
Evet, ‘’Çeto’’ Yazı İşleri çalışanı Peyami Taneri’den, kaval kemiğine isabet eden okkalı bir tekme yemişti. Peyami Taneri, 1965 yılında, Hürriyet’in yan yayınlarında meslek hayatına atılmış, 1972 yılında Çetin Emeç’in Hürriyet’e dönmesi üzerine, yazı işlerinde sayfa sekreteri olarak çalışmaya başlamıştı.
Taneri, sessiz, etliye-sütlüye karışmayan, efendi, sevilen bir çalışandı.
Bir gün hazırladığı sayfasında istihbarattan gelen bir haberde, resimdeki şahısların resim altında isimlerinin olmadığını gören Çetin Emeç, kızgın bir ifade ile ‘’Hadi sen bakan körsün, ama bu muhabir tam kör. Sayfanı al, istihbaratta bu adamı bul ve isimleri yazdır. Hadi çabuk ol’’ dedi.
İstanbul baskısı hazırlanıyor, saatte 10.00’a geliyordu.
Peyami ok gibi fırlayarak sayfası ile aşağı kattaki İstihbarat servisine indi. Haberi yazan muhabir İstihbaratta nöbetçiydi. Resimdeki isimleri telefonla diğer gazetelerdeki arkadaşlarından araştırırken, aynı salonda bulunan spor servisinde gece nöbetçisi rahmetli Atılay Kayaoğlu da, yanlarına geldi. Peyami ile sohbete başladı.

Aşağı katta bunlar olurken, geciken sayfa ve Peyami, Çetin Emeç’i hayli kızdırdı. ‘’Nerede bu adam, nerede kaldı?’’ diyerek yerinden fırladı.
Hırsla merdivenlerden inerken, Peyami de işini bitirmiş sayfayı yetiştirmek için hızla merdivenlere doğru koşuyordu. İşte o anda olanlar oldu.
Çetin Emeç ve Peyami, kör köşede göğüs göğse çarpıştılar.
Bu öyle bir çarpışmaydı ki, Peyami sağ ayağı ile Çetin Emeç’in sol ayak kaval kemiğine, çarpışmanın şiddetinden istemeyerek okkalı bir tekme yapıştırdı. Atılay Kayaoğlu’nun anlattığına göre, Çetin Emeç 15-20 saniye kadar tekme yediği ayağını tutarak diğer ayağı üzerinde acı ile sekti.
Çetin Emeç acıdan kıvranırken, Peyami şaşkınlık ve korku ile ‘’Efendim, bir şey oldu mu.? Vallahi sizi görmedim. Kusura bakmayın, af edersiniz’’ diyordu.

Peyami için artık yapılacak bir şey yoktu. Yazı İşlerinde Çetin Emeç, hala ayağını ovuştururken, ‘Kovun gitsin’’ diye söyleniyordu.
Peyami ertesi gün Haber Merkezine gitti. Geceki olayı, Çetin Emeç ile arası iyi olan haber müdürü rahmetli Hüseyin Güneş’e anlattı. ‘’Beni kovacak ağabey’’ diye yakınıyordu.
Hüseyin Güneş, Peyami’ye ortalıkta pek görünmemesini, Çetin Emeç ile konuşacağını söyledi. Öğleye doğru Hüseyin Güneş, Peyami’yi çağırdı. ‘’Çetin beyi ikna ettim. Ama bu olayı senin kimseye anlatmamanı istedi. Eğer (Ben Çetin beye tekme attım. Şöyle oldu böyle oldu gibi onun ağzından bir dedikodu duyarsam, ben ona öyle bir tekme atarım ki, kendisini kapı önünde bulur) dedi. Aman haaa.. ağzını sıkı tut, bu olayı da unut. Bundan sonra da haber merkezinde benimle çalışacaksın’’

Tehditler

Çetin emeç hem gazeteci yöneticisi olarak attığı manşetlerle hem de yazar olarak yazdığı yazılarla doğrudan ve sert bir üslubun sahibiydi. 12 Eylül 1980’sonrası kendisine yönelik tehlikeyi his ettiği yıllarda “Bir melun kuşku hepimizin yüreğini dağlıyor. Beni sağcısı da, solcusu da hedef biliyor” diyor ve babasından kalma bir tabancayla geziyordu.
Gece gelen telefonlar, posta kutusuna ve kapı altına bırakılan notlarla tehdit ediliyordu. 12 Eylülün o zor günlerinde bir gece ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetti. Gazeteden eve dönüyordu. Arabasını evin önüne park edecekti. Park noktasının tam karşısında duran yeşil renkte bir aracın içinde, iki erkek şahıs gördü.
Emeç, tam arabasını park edecekken araçtakiler arabanın uzun farlarını ona doğru yakıp söndürdüler. Işıktan gözleri kamaşan Emeç, araba çalışıp ağır ağır ona yaklaşırken “Tamam sonum geldi!” düşüncesindeydi. Ancak plakası okunamayan araç, hızla uzaklaştı.
Eve gelen tehdit telefonlarıyla çoğunlukla muhatap olan eşi Bilge Emeç, eşinden habersiz olarak arabasının camlarının zırhlı yapılmasını, gazete yönetiminden rica etmişti. Ancak, Çetin Emeç’in cevabı, hep ‘’Hayır’’ olmuştu.

1980’lerin ortalarında başlayan tehditler, 7 Mart 1990’da Çetin Emeç ve şoförü Sinan Ercan’ın öldürülmesi ile sonuçlandı. Suikasttan sonra Hürriyet Gazetesini arayan bir kişi ‘’Suikastı Türk İslam Komandoları’’ örgütünün üstlendiğini söyledi. Ancak polisin yaptığı araştırmada o güne kadar, bu isimde bir örgütün izine rastlanamadı. Bazıları oto hırsızlığından, bazıları banka soyma suçlarından yakalanan şahısların içlerinde bulunduğu oldukça garip bir grup, Çetin Emeç suikastının failleri olarak yargılandılar. Mensuplarının çoğunluğu Batmanlı olan grubun lideri olmakla suçlanan kişinin ise, Kastamonu doğumlu ve İstanbul Üniversitesi mezunu İrfan Çağrıcı olduğu tespit edildi.
Çağrıcı, suikastının üzerinden tam altı yıl geçtikten sonra, 2 Mart 1996 günü yakalandı. Hürriyet Gazetesi de “İşte Emeç’in Tetikçisi” manşetini attı. Ancak aradan 27 yıl geçmesine rağmen Çetin Emeç suikastı üzerindeki esrar perdesi hala aralanamadı. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı, Çetin Emeç suikastında kullanılan İngram-M10 otomatik tabancanın, o tarihe kadar herhangi bir suikastta kullanılmadığını açıkladı.

İstanbul Emniyeti ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın elde ettiği bilgilere göre o günlerde terörün hedefindeki kişi aslında Hürriyet Gazetesi başyazarı Oktay Ekşi idi. Ancak Oktay Ekşi, gazeteye gidiş gelişlerinde farklı saatleri ve farklı güzergâhları tercih ettiğinden, onu hedef alanlar başarılı olamadı.
Oysa Çetin Emeç onlar için çok kolay bir hedefti. Hemen her gün aynı saatte evinden çıkıp gazeteye gidiyordu. Çetin Emeç’in öldürülmesinden dört gün önce, 3 Mart 1990 sabahı saat 09’00’ da, ev telefonunu arayan bir kadın eşi Bilge Emeç’e “Eşinize ulaşmam lazım. Hayati bir konu, acele arasın.” diyerek bir telefon numarası bıraktı. Suikasttan sonra bu telefon numarasını araştıran İstanbul Emniyeti, telefonun Türk vatandaşlığına geçmiş olan Suriyeli bir işadamının üzerine kayıtlı olduğunu belirledi.
Bu telefonu kullanarak Emeç’in evini arayan kadın, işadamının yanında çalışıyordu. İfadesi alınan kadın, işadamının bir gün Çetin Emeç’i kastederek ‘’Öldürün o gazeteciyi’’ diye bağırdığını öne sürüyordu.

Çetin Emeç’in eşi Bilge Emeç, 14 Şubat 2010’ da, Vatan Gazetesi’nden Sanem Altan’a verdiği röportajda, ilginç ve çarpıcı açıklamalarda bulundu. İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu’yu ve Emniyet Genel Müdürünü suçlayan Bilge Emeç, ‘ İçişleri Bakanı evime taziyeye geldiğinde ’Olay burada mı oldu, gazetenin önünde mi?’ diye hayret ettiğim bir soru sordu. Cinayeti çözmemek için uğraştılar sanki. Dosyalar kaç doldurulup defa boşaltıldı’’dedi.

Bilge Emeç’in bir sitemi de o dönemde Hürriyet Gazetesi sahibi Erol Simavi’ye yönelikti !.. ‘’Erol Beye mektup yazdım. Tehditler evimize kadar uzandı. (Çetin’i uyarın, bu kadar sert yazmasın) diye. Erol Bey bana bayıltıcı bir sprey gönderdi. Rahmi Turan’ın Genel Yayın Yönetmeni olarak atandığı dönemde Çetin, haftalık yazı yazıyordu. Onu günlük yazıya oğlu Sedat Simavi’nin isteği üzerine Erol Simavi zorladı.
Erol Bey Emeç’e
”Bir oğlumu kaybettim, Sedat kapris yapıyor ama, onu kıramam. Rica ediyorum senden, günlük yazıya dön. Hem Mayıs’a kadar sabret, tekrar başa geleceksin. Yazılarına devam et’’ demişti.
O yüzden sorumluluk aynı zamanda Erol Simavi’nin de. Erol Bey’e sevgimiz ve saygımız çok büyüktü. Ama Çetin’in öldürülmesinden sonra o kadar ayıp etti, öyle bir vefasızlık yaptı ki, anlamak mümkün değil. Suikasti unutturma politikası yaptılar resmen. Onu bırak, aramadı bile. Ne ilk gün, ne geçen yıllar içinde. Bir gün hatırımızı sormadı’’ Çetin Emeç’in adı, İstanbul Bayrampaşa’da bir stada, Kadıköy Suadiye’de, Antalya Manavgat’ta ve Ankara Çankaya’da bulvarlara, Ümraniye Dudullu, Tekirdağ Çorlu, Aydın Kuşadası ve Tunceli’de çeşitli caddelere, İzmir Büyükşehir Belediyesinde bir salona ve ayrıca sergi binasına verildi.

NOT:

‘’Yazıyoor’’ adlı yeni kitabımda yer alan bu yazıyı, Çetin Emeç’i ölüm yıl dönümünde bir kez daha anmak, yaşatmak ve,mesleğin genç meslektaşlara hatırlatmak için paylaşmak gereği duydum. Allah rahmet eylesin..

Cemil Özyıldırım

Çetin Emeç suikastinde son gelişme! Kızı açıkladı: Babamın son yazısı kayıp! (O yazıda tetiği çektiren katillerin adresi mi vardı)

…….

“Vurdular Çetin’imi vurdular” Uğur Mumcu’nun katillerini açıklayacağı gün öldürülen Gaffar Okkan bu katilleri de açıklayacaktı

 

“Gazeteciler, hiçbir konuşmacıyı alkışlamaz. Sadece sanatçıları ve sporcuları alkışlar. Bu poz bir konser sonrası çekilmiştir. Çetin Emeç 29 yıl önce yobazların silahlı kanadı tarafından öldürüldü..”