Gül yetmedi, grafon kağıdı döktüm yollarına.. Bir devrin analizi.. Ve şimdi ne olacak?

Bir dönemin “Kudretlisi”, Türk Basınını Amiral Gemisi Hürriyet Grubu, kendi çizgisine uzak siyasi bir iktidar gelince “Halkanın dışına” itildi ve 17 yıllık direnişini, grubu tamamen satarak bitirdi.
Kimine göre Doğan Grubu bu süreçte iyi direndi.
Kimine göre ise, siyasi iktidarın karşısında olan Atatürkçü, Ulusalcı, Demokrat, İlerici diye tanımlanabilen vs görüşlerin “gazını alan” en büyük gizli ittifakı oldu..
Ne olursa olsun bir dönemin sonuna gelindi…
Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan döneminde adeta “Şahin” olan  basın imparatorluğu sahneden çekildi!
Ancak, tarihin en heyecanlı bölümü asıl şimdi yazılmaya başlandı.
Çünkü, mevcut siyasi iktidarın, yeni iktidarı geldiği yıllarda grubun yayınları, siyasi erk tarafından hiç unutulmadı.
Her fırsatta da bu “kin”; “intikam söylevleriyle” dile getirildi.
Özellikle, Doğan Grubu’nun karşı cenahında bulunan gazeteciler sabahlara kadar bu “intikam ateşi” ile yanıp tutuştular…
Peki, insan elindeki silahı hasmına verdikten sonra savunmasız kalmaz mı?
Tarihte; teslim olan güçlerin başına, sonra neler geldiğinin örnekleri vardı..
Misal, kayıtsız şartsız Atatürk’e teslim olan düşman Yunan Komutan hırpalanmadan, itilip kakılmadan ülkesine döndü…
Ancak, Timur’e teslim olan Beyazıt’ın başına gelenler ise bir başka dersti…
İkisi de 2 büyük Türk imparatoruydu..
Biri teslim olmuştur ve Manisa-İzmir bölgesindeki Timur’un Otağı’nda  “ne olduysa” Beyazıt intihar etmişti..
Bkz: Ankara Savaşı…
Bir diğer hikaye ise Romen Diyojen’in başına gelendi..
Bizans iktidar savaşlarında, teslim olduğu tarafça gözlerine mil çekilmiş, böylece bertaraf edilerek hikayesi sonlandırılmıştı…
Anlatmamız odur ki, tarihten alınacak çok ders vardı…

“Savunmasız kaldıysan başına geleceklere de razı olacaksın…”

Bu; tamamen, kime – nasıl – hangi şartlarda “teslim” olduğuna bağlıydı…
Hele hele, geçmişteki “28 Şubat”, “Muhtar bile olamaz”, “450 el Kaosa kalktı” gibi konu başlıklarıyla suçlanıyorsan…
İşin en hüzünlü tarafı, üzülenlerin çoğu şu an çalışanların olmasıydı…
Tamam “kötüydüler” de gazetecilik adına hiç mi iyi bir şey yapmamışlardı…
Misal, aile içindeki damadın mesajları patladığında, grubun aslında gizli bir direniş gösterdiği anlaşılmıyor muydu?Damat diz çökmüş yalvarırken, Hürriyet’ten sorumlu ailenin kızını kötülemesi, hatta hedef göstermesi aslında ailenin iyi-kötü kendi açılarından direndiğini göstermiyor muydu?
Aslında damadın yazdığı her satır, ailenin nasıl bir çıkış aradığını da gösteriyordu.
İçeriden bilgi sızıntısı olduğunu kim tahmin edebilirdi ki…
Radyoda da Lili Marlen çalmıyordu ki birader..
(Bu mesajların ortaya dökülmesi, ailenin “konumlanmasını” açığa çıkarttığı için, satış kararının belki de alınmasına neden oldu)

Mesela, Ufuk Güldemir’in ‘Gazete Habertürk’ünün 2002-2003  yıllarındaki 560 bin dolarlık baskı-dağıtım borcunu bir kalemde silen Aydın Doğan’dı…
Kim böyle bir rakamı çart diye silebilirdi ki?
Demek ki hem artıları hem eksileri vardı…

“Üzülürken sevinmek”

Ama en ilginci, eski çalışanlarının tavrıydı...
Satışa belki de en çok onlar üzüldüler ama için için de sevindiler..
“Üzülürken sevinmek” deyimi tam burada geçerli oldu.
Belki de içlerindeki “intikam” ateşinin dışa vurmasıydı.
Ağırlıklı çoğu usta gazeteciydi ama “halka dışına” itilmiştiler…
Yetişmeleri itibariyle uluslararası Basın-Meslek ilkelerine, yani gazeteciliğe temelden bağlı bu kitlenin başka bir yerde iş bulma olanağı olmadığı için, “Üzülme, Nefret ve Sevinme” duyguları tam bu noktada şahika yaptı.
Yine de bu satışta en çok hüzünlenen grubun, eski günler adına, bu kitle olduğunu söylemek mümkündü.
Çoğu haksızca işten atılmış olsa bile..
Bu küskünler grubunun bilmesi gerektiği bir konu vardı ki o da şuydu:
Kim sonsuza kadar aynı yerde kalabilirdi ki…

“Aşağı Mahalleye attıklarının yerlerini, Yukarı Mahalleden doldurdular..”!

Ama yine de yaranamadılar..
Doğru, yaranamadılar..
Belki de  ayakta kalabilmek için her yolu deniyorlardı.
Ancak bir taraftan da kader ağlarını örüyordu…
Şimdi, sorulması gereken soru şu:
Ortada garantili bir anlaşma yoksa, “Savunmasız kalan aile ne yapacak?”
Çünkü, kimilerini göre siyasi iktidara 17 yıl fiili olarak direniş gösterdiler.

İşin komiği, belki de en dramatik ya da en heyecanlı kısmı,
gazete ve televizyonların “önemli” noktalarındaki isimlerin “Acaba ne zaman?” beklentisiyle “adrenalin manyağı” olacağı gerçeği…
Hiç heyecan yapmasınlar, maddi olarak sokağa attıkları insanlar gibi olmayacakları kesin…
E, “Ölümden öte köy de yok” ki…
Kesin olan “görevli” garsonun “hesap pusulası” getireceği…
Tabii, bazılarının tuzu kuru olduğu için “Bodrumlarda” hayata devam etme olasılığı yüksek..
Kesin olan ise “Ana halkanın dışına” itilecekleri…
Bir kesin olgu da, bu hikayenin böyle bitmeyeceği…
Emir verilmiş bir kere, “Şişirilmiş” ve “Giydirilmiş”  hesap pusulası adisyonun içinde.
Keşke, “gökten üç elma düştü” desem de kerevete çıksa herkes…
Öyle olmayacak gibi ama…

“Peki, ne yapmalıydı Aydın Doğan?!”

“Vuruşa vuruşa mı çekilmeliydi?!”
Kendilerine göre, “Vuruşa vuruşa çekildiler” besbelli…
“Direndiler, direndiler,” her cephede yenilgi aldılar.
Ekonomik, siyasi, içeri atılma tehditleriyle o kadar sıkıştırıldılar ki..
Zaman kazanmak için belki de “Aşağı Mahalleye attıklarının yerlerini, Yukarı Mahalleden doldurdular..”!
Öyle ki, eski Hürriyet’in yanından geçemeyecek kişiler Hürriyet Yazarı oldular…
Ama, sonuç değişmedi…
Sonuç,
kırmızı grafon kağıtlarından kırpıştıran parçaların
“bir gül yağmuru etkisi” yaptığı şölenle, sahneden çekildiler…
Geride,
üniversitelere ders olacak tartışmalar bırakarak!

En Kalbi Muhabbetlerimle…
Ben CAN; Orhan Can

Not 1:
Son bir söz de Vuslat’a gitsin..
Ne kadar Amerikalar’da da okusan; demek ki o süslü “Sunumlardaki” hayatları yalan olan ama “süslü sunum” yapan dalkavuklara ile bırakın gazeteyi, çayın nasıl yapıldığını dahi bilmeyen dünyadan bi haber yeni yetmelere değil, gerçek gazetecilerin sesini kulak verecektiniz..

Not 2:
Bazılarının düşündüğü gibi, “Aydın Doğan, ‘Kazandığım bana yeter, Hürriyet gazetesini çalışanlarının kuracağı bir şirkete bilabedel devredeceğim’ dese yücelirdi, ama medya tarihinin labirentinde olumsuz anılmayı tercih etti.”
düşüncesi,
Enver Paşa’nın tüm Orta Asya’yı birleştirme düşüncesi gibi ütopik,
Che Guavera’nın “Enternasyonel devrimciliği” kadar romantik bir hayalciliktir..
İçi her ne kadar mis gibi iyi niyet koksa da…

Vuslat Doğan Sabancı’nın gazeteye gelişi.. (Altta)

Herkese nasip olmayan “Gül Dökme Merasimi” (Altta)