Mahir Çerci ve Erol Simavi

Bizim Çerçi !..

‘’Çerçi’’ kelimesinin sözlüklerdeki anlam karşılığı ‘’Sırtındaki torbasında, ya da bir el arabasında taşıdığı, yokluğu çekilen her çeşit ihtiyaç maddesini, mahalle-mahalle, pazar-pazar dolaşarak satan gezici esnaf’’ şeklinde açıklanıyor. Özellikle uğrak yerleri köyler olan Çerçilerin torbasında, kurdele, fermuar, dikiş malzemeleri, incik-boncuk, kumaşlar, düdük, şeker, çikolata, kırık leblebi, çeşitli kokular ağırlıktaydı. Bugün bile Anadolu’nun kimi yerlerinde, bu gibi satıcılara rastlanıyor ve hala ‘’Çerçi’’ deniyor.

1969 yılında Hürriyet gazetesinin kapısından, omzuna astığı çantası ile bir Çerçi girdi.
Uzun boylu, buğday tenli, kara kaşlı, kara gözlü, takım elbiseli kravatlı bu Çerçi, siyah saçlarını da geriye doğru tarayarak, yüz ifadesine güvenilir bir anlam kazandırmıştı.
Çerçi kısa sürede bütün çalışanlarla kaynaştı.
Çantasından çıkarıp karşılıksız dağıttıkları ile herkes onu çok sevdi. Rahatlamak isteyen onu bulurdu.
İnsanları güldürmeyi, sevindirmeyi, mutlandırmayı, neşelendirmeyi sağlayan her şey onun çantasında idi.
Eğer biri haksız ise, çantadan bir fermuar çıkarırdı. Yok.. haklı ise, yakasına takması için kırmızı kurdelesi hazırdı. Neşe arayana düdük, ağlayana mendil, kızıp sinirlenenlere yine çantada kolonya şişesi hazırdı. Çerçi’nin bir özelliği de, omzundan çantası ile birlikte eksik etmediği fotoğraf makinesi idi. Sokak-sokak, mahalle-mahalle, cadde-meydan dolaşıp öyle resimler çekerdi ki, görenler hayranlıklarını gizleyemezdi. Baş müşterisi ise, Hürriyet gazetesi idi. Hürriyet’in sayfaları onun çektiği resimlerle gündem oluştururdu. Yani Mahir bir adamdı bizim Çerçi !…

Simavi ile hatıra resmi

Çerçi Hürriyet Gazetesi camiasına kendisini o kadar sevdirmişti ki, bu sevgi Hürriyet Gazetesi’nin patronu Erol Simavi’ye kadar uzanmıştı. Simavi onu odasına neden çağırmıştı bilinmez ama, birlikte Sedat Simavi’nin duvara asılı resmi önünde bir hatıra fotoğrafı çektirmişlerdi. Fotoğraftaki yüzlerinin ifadesinden, bu buluşma ikisini de memnun etmişe benziyordu. Anlaşılan Çerçi, Simavi’ye de mutlaka bir şeyler satmıştı. Ne garip tecellidir ki, ikisi de bir yıl ara ile ve aynı gün vefat etti. Teşbihte hata olmaz. Soyadı ‘’Çerçi’’ olan usta bir meslektaşımızın soyadı sözlük anlamı açıklanarak girilen yazının konusu, 10 Haziran 2014’de toprağa verdiğimiz Mahir Çerçi’de düğümleniverdi. Meslekte iz bırakanlardan olan Mahir Çerçi, 1968 yılında Hürriyet Gazetesi’nin fotoğraf servisinde çalışmaya başladı. Ancak iki yıl önce Yeni Gazeteden gelerek önceleri Hürriyet Holding’in teknik servisinde baskı için indirilen ve tüketilen bobinlerin çetelesini tuttuğunu, daha sonra ‘’Hafta Sonu’’ dergisinde çalıştığını çok az kişi biliyor. Peki Mahir Çerçi Hürriyet gazetesinin fotoğraf servisine nasıl geçmişti ?.

Çerçi Hürriyet’te

Hayat tesadüflerle doluydu. Mahir Çerçi’nin de bir tesadüf sonucu önünde açılan fırsat kapısı, hem işinde, hem de yaşamında yeni bir değişikliğe yol açmıştı. O dönemde Hürriyet’in fotoğraf servisi şefi rahmetli Çetin Şencan, kendi biriminde kadrolaşma uğraşındaydı. Bir gün karşı sokaktaki Hürriyet Holding binasına uğradığında, karşılaştığı Mahir Çerçi dikkatini çekti. Şık giyimli, yakışıklı bu genç ile konuşmak ihtiyacı duydu. Mahir, o sırada ‘’Hafta Sonu’’ dergisinde çalışıyordu. 6X6’lık kutu makinesi ile resimler çektiğini anlatan Mahir Çerçi, resimlerden bazılarını da çıkarıp gösterdi. Çetin Şencan aradığını bulmuştu ama, Mahir’e hiç belli etmedi. Genel Müdür Nezih Demirkent’ten onay alınca, Mahir Çerçi artık Hürriyet’in fotoğraf servisi elemanı idi. Çetin Şencan onu, muhabirlerin peşine takarak, resim çekmesi için bazı işlere gönderip deniyor, ayrıca çektiği resimlerde hatalarını da gösteriyordu. Onunla işe giden muhabirlerden şikayet hiç gelmiyor, hepsi neşe içinde gazeteye dönüyordu. Çünkü Mahir Çerçi hayli esprili, şaka yapan, şaka kaldıran, arkadaşları ile iyi diyalog kuran, bir insandı. Kendisini yenilemek için, zamanın revaçta olan tele objektifli, geniş açılı, akü şarjlı, flaşlı fotoğraf makinesine sahip olma arzusu ile işe başladı. Ancak bunun için maaşından belirli miktarlarda kesilmek üzere, muhasebeye borçlanmak zorunda kaldı. O dönemde, istihbarat servisinde çalışan muhabirler gittikleri işlerde, hem haberi toparlar, hem de resim çekerdi. Bu durum zaman kaybına neden olduğu için Genel Müdür Nezih Demirkent Çetin Şencan’dan, fotoğraf servisinin kadrolaşmasını istemişti. İlk gelenlerden olan Mahir, kısa sürede çalışma arkadaşlarına yeni alışkanlıklar getirdi. Örneğin hafta sonları Cağaloğlu hamamına gidip yıkanma, iş çıkışı bir meyhanede toplanıp hoşça vakit geçirme gibi organizasyonlar, Mahir’in eseri idi. Onun dilinde herkesin bir lakabı vardı. İnce, uzun boylu ve kibar tavırlı olan Zeynel Akoğlu’na ‘’Ekselans’’, hayli esmer kara, kaşlı, kara gözlü Mersinli Kamil Başaran’a ‘’Karaböcek’’, Luis Sepülveda ve Alfred Andersch gibi ünlü yazarların eserlerini dilimize çeviren Engin Bilginer’e ‘’Çevirmeci’’, İstihbarat’ın gözü, kulağı, telsiz başındaki Rıfkı Kadam’a ‘’Telsiz kuşu’’, bu yazıyı yazana ‘’Teleme peyniri’’, filmlerin yıkandığı laboratuvar şefi Sayıl Eman’a ‘’Sayıl aman’’, hava kuvvetlerinden istifa ederek gazeteciliği meslek seçmiş Hami Alkaner’e ‘’Pilot’’ lakapları, bunlardan bir kaçı idi.

Olayların adamı

Mahir Çerçi denilince, 1968 yılında patlak veren öğrenci olayları ve gençlik hareketleri ile, 27 Mayıs 1971’de İsrail’in İstanbul Baş Konsolosu Ephraim Elrom’un, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) liderlerinden Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir tarafından kaçırılıp öldürülmesinden sonraki olaylar akla geliyor. 1968 yılına bakacak olursak, Haziran ayında Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı. İstanbul Üniversitesinde patlak veren öğrenci hareketinde Mahir Çerçi olay yerinde idi. Yanında ise, sonradan kamera şefi olan ve fotoğraf servisinde çalışan Adil Kızıltuğ da vardı. 17 Temmuz 1968 günü 6. Filo’nun İstanbul’a gelişi, öğrenci hareketlerine yeni bir kapı açtı.. Öğrenciler İTÜ yurtlarında, Dolmabahçe önüne demirlemiş 6. Filo’ya karşı eylem hazırlığı için toplantı halindeyken, polis yurdu bastı. Birçok öğrenci yaralandı. Bu arada Vedat Demircioğlu’nun da pencereden atılıp ölümüne yol açılması, eylemlerin fitilini ateşledi. Öğrenciler kızgınlık içinde Dolmabahçe’ye inerek yakaladıkları ABD’li askerleri denize attı. Orada da Mahir Çerçi, olayların içinde idi. Her iki olayda da Mahir’in çektiği resimler, öğrenci hareketinin tehlike boyutlarını gösteren cinstendi.
Mahir Çerçi’nin büyük bir cesaretle objektifini yönelttiği ikinci olay, 30 Mayıs 1971’de THKP’li Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in, Maltepe Orhangazi Caddesi, Küçükbağ Sokak, 8 numaralı apartmanda sıkıştırılması idi. Binbaşı Dinçer Erkan’a ait dairenin kapısını kırarak içeri giren Çayan ve Cevahir, anne Sevim Erkan, 10 yaşındaki oğlu Tamer ve 14 yaşındaki Sibel’in evden çıkmalarına izin verdi. Ama Sibel tam çıkacakken Mahir Çayan, “Sen kal’’ diyerek genç kızı alıkoydu. Askerler ve keskin nişancılar evi çember altına aldı. ” Sibel Erkan olayı’’ olarak adlandırılan ve 51 saat süren çatışmada, Hüseyin Cevahir öldürüldü, Mahir Çayan ise yaralı olarak ele geçirildi. Rehin alınan Sibel ise kurtarıldı. Bu olayda da Mahir Çerçi’nin yanı sıra Orhan Şahin, Hami Alkaner, Murat Çetin, Ulvi Yanardağ, Atılay Kayaoğlu ve Çetin Şencan çatışmayı görüntüledi. Ancak Mahir’in olayın içine girerek yakın plan çektiği resimler, cesaret işi idi.

Anılardan bir demet

Rahmetli Mahir Çerçi ile çalışan 1970 kuşağı gazetecilerin onunla ilgili çok anısı vardı. O dönemin usta foto muhabiri Murat Çetin, Mahir’in bileğine takamadığı saatin öyküsünü şöyle anlattı:

‘’Bir gün foto muhabirleri uzun masamızın etrafında toplanmış oturuyoruz. Masanın bir başında Mahir, diğer başında ise Şakir Şad oturuyordu. O sırada elinde çanta olan biri salondan içeri girdi. Bizi kalabalık bir grup olarak görmüş olacak ki, yanımıza geldi. Çantasını Mahir’in oturduğu köşeye koyarak, taksitle marka saatler sattığını söyledi. Adama ilk yaklaşım ‘’Dök bakalım şu saatleri de bir görelim’’ diyen Mahir’den geldi. Masaya bir bez yayan satıcı, çantadan 15-20 tane saati çıkararak sergiledi. Bir yandan da gösterdiği her saatin marka özelliklerini anlatıyordu. Mahir saatleri tek-tek koluna takıp denemeye başladı. Bir yandan da satıcı ile pazarlık yapıyordu. Bu iş yarım saat kadar sürdü. Bir saati beğendi, senedini imzalayıp satıcıyı gönderdi. Hepimiz tebessüm ederek onu izliyorduk. Beğenip aldığı saati, koluna takmadan kurup ayarını da yaparken, masanın karşı köşesindeki Şakir Şad ‘’Mahir yakala’’ diyerek önündeki kül tablasını hızla ona sürükledi. Mahir kül tablasını tutayım derken elindeki saati yere düşürdü. Camı kırılan ikiye ayrılan saati bileğine takan Mahir’in kızacağını sanıp hepimiz ayağa kalkmışken O şunları söylüyordu:
‘’Kıskançlığın böylesini görmedim. Koluma da yakışmıştı yani’’

Don- paça kaçanlar

Konu Şakir’den açılmışken, bir de Şakir’in anlatacağı bir anısı vardı:

‘’Bir gece, Mahir ben ve Mehmet Akgüneş kulüp 12’de biraz kafayı bulduktan sonra, çıkarken üçte hanım ayarladık. Saat gecenin 2’si idi. Nereye gidelim diye düşünürken Mahir, ‘’Hadi bizim eve gidelim’’ dedi. Evleri Çukurbostan’da ahşap, 3 katlı bir evdi. Mahir bizi içeri girmeden önce uyardı: ‘’En üst kata çıkacağız. Merdivenler tahta olduğu için gıcırtı yapar. Çok dikkatli olun, annemi uyandırmayalım’’. Ayakkabılarımızı çıkarıp hanımlarla birlikte, ayaklarımızın ucuna basarak yukarı çıktık. Tam soyunduğumuz sırada, Mahir’in annesi bizi izlemiş, bir alt kattan hırsla bağırıyordu. ‘’Ulan utanmıyor musunuz. Burası evdir evvvv…’’ Biz de telaşla don-paça merdivenlerden birer-ikişer atlayarak kaçmaya başladık. Mahir tam kapıdan çıkarken aşağıdan annesine şöyle seslendi. ‘’Sus be kadın. Yarın sen de bir tane bulursun’’.

Babadan kız istedi

Mahir’in en çok takıldığı kişi ise ‘’Baba’’ lakaplı Rıfkı Kadam idi. Kadam ile kimse kolay kolay şaka yapamaz, yapsa bile hemen karşılığını alırdı. Oysa Mahir ona öyle şakalar yapardı ki, karşılık görmezdi. Onun yaptığını bir başkası yapsa, 1.62 boyundaki Rıfkı Baba, mutlaka bir masanın üzerine çıkıp, üzerine atlardı. Mahir, Rıfkı Kadam, Kasım Gence, Sadettin Teksoy birlikte yemeğe çıkmışlardı. Mahir ‘’Baba bak sana bir şey söyleyeceğim. Hemen cevap verme de bir düşün’’ diye konuya girdi:

‘’Biz Sadettin için seninle hayırlı bir iş yapacağız. Bütün çocuklar toplanıp senin eve geleceğiz. Allah’ın izni Peygamberin kavli ile senin kızı bizim Sadettin’e isteyeceğiz. Sadettin senin kızı çok beğenmiş. Hem bak Sadettin uzun boylu, çocukları da uzun boylu olur..”

Rıfkı Baba bir Mahir’e, bir Sadettin’e, bir de Kasım’a bakıp yemeği orada bırakıp kaçtı. Aslında Sadettin’in olaydan haberi yoktu. Bu anlattıkları Mahir’in senaryosu idi. Olan zavallı Sadettin’e olmuştu. Baba bir ay boyunca konuşmadığı gibi kin dolu bakışlarla hep Sadettin’i izledi. Sürekli Basın Kartı Sahibi Mahir Çerçi, geçirdiği ameliyat sonrası 9 Haziran 2104’de arkasında derin izler bırakarak, 69 yaşında hastane enfeksiyonu kurbanı oldu. Levent Camii’nde onu seven meslektaşları, meslek dışından dost ve arkadaşlarının duaları ile son yolculuğuna uğurlandı. Cenazesi Antalya’nın Manavgat İlçesi’ne bağlı Çeltikçi köyünde, toprağa verildi.

NOT: İz bırakanın, izi kaybolmaz..

Cemil Özyıldırım

Mahir Çerci ve Erol Simavi
Mahir Çerçi