Srebrenitsa soykırımına ilişkin 2011’de yazmıştım.

Kemal Tayfur

Srebrenitsa Soykırımı ve Dünya

Srebrenitsa’ya 2010 yılının 11 Temmuz’undan birkaç gün önce gitmiştim.
Saraybosna’dan çıkar çıkmaz girdiğimiz Sırp bölgesindeki köylerden geçerken şoförümüz Senad köyleri göstermişti: “Bakın, evler bomboş.
Sokaklarda köpek bile yok.”
Sırplar sadece Boşnakları değil, hayatı da öldürmüşlerdi demek ki.
Bir Slav sözü, sanki buralar için söylenmiş: “Sizin oralar yangın yeri gibi soğuk!”
İnsanı ürküten bu tenhalık, Srebrenitsa yakınlarında, tarifi imkânsız bir dehşete dönüşüyor.
“Geçmiş kuşakların acısı yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çullanıyor.”
Drina’nın yan düzlüklerinde, tepelerin kuşattığı geniş ova giderek daralıyor ve bizi ölüm tarlalarının içine çekiyor. İşte orada, Potocari kasabasında, yolun sağından başlayıp ta ötedeki dağın yamaçlarına kadar tırmanan kabristanın ince, uzun, beyaz taşları gün ortasındaki karanlığı aydınlatıyor.
Mezarlığın girişindeki anıtı çevreleyen dairesel mermer kaidenin üzerinde binlerce isim kazılı.
Toplu mezarlardan çıkarılan, kimlikleri tespit edildikten sonra bu mezarlığa gömülen ve hala bulunamayan Srebrenitsa kurbanlarının, 8372 Boşnak’ın isimleri bunlar.
Yeni bulunan toplu mezarlarla buradaki mezar sayısı her yıl artıyor.
Biz oradayken yeni mezarlar açılıyordu; sıra sıra.
Bir hafta sonra, on binlerce Boşnak, cesetleri yeni bulunan kardeşlerini, oğullarını, babalarını, akrabalarını, sonsuzluğa uğurlayacaklardı.

Her yıl temmuz ayının 11’inde on binlerce insan, Srebrenitsa’ya akar.
Oğullarını ararlar; annelerini, babalarını; ablalarını, ağabeylerini, kız ve erkek kardeşlerini.
Bosna’yı, Bosna’nın özünü, Bosna’nın anlamını ararlar.
Buna mecburlar, ancak arayarak var olabilirler.
Acıdan ölseler de bu arayıştan vazgeçemezler.
Bir anne küçük oğlunun kollarını boynunda hisseder hala.
Bir başka anne, içinde sadece bacak kemikleri olan tabuta bakar; “Ben oğlumu başsız, gövdesiz doğurmadım” der. Bir genç kız, babasının sürüklenip götürülüşünü hatırlar, o an sarılıp öpmediği için kendisini affedemediğini söyler. Boşnak şair Cemalettin Latiç,
“Anne, seni hala rüyamda görüyorum.
Abla, ağabey her gece rüyamda sizi görüyorum.
Ancak yoksunuz, yoksunuz, yoksunuz.
Anne, baba neden yoksunuz?”

diye haykırır.

Burada yaşanan soykırımın hikayesi çok açık ve kısadır.
Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askeri birlikleri ve Çetnikler, Srebrenitsa’yı ele geçirdiklerinde, Birleşmiş Milletler’e inanan, “BM’nin gözü önünde soykırım olmaz” diye düşünen, silahsız ve savunmasız binlerce Boşnak, BM Hollanda barış gücünün üs olarak kullandığı ve şimdi mezarlığın karşısında bir utanç abidesi olarak yükselen akü fabrikasına sığınmışlardı.
Hayatlarını emanet ettikleri Hollanda Barış Gücü, onları korumak bir yana direnmelerine bile fırsat tanımayarak, niyetlerini gizleme gereği bile hissetmeyen Sırp canilere teslim etti.
Orada 13 yaşından büyük erkekleri ayırdılar; kafileler halinde ormana sürüklediler.
Bir günde 10 binden fazla kalp vahşice susturuldu.
Daha önceden ormanlara kaçmış olanlardan beş binden fazlası öldürüldü ve parçalanmış bedenler çukurlara dolduruldu.
BM askeri misyonunun ve tüm dünyanın gözleri önünde, TV ekranlarına canlı yayınlarla yansıyacak şekilde.

Nazilerin 2. Dünya Savaşı’nda gerçekleştirdiği Yahudi soykırımı, bazı yönleriyle bugün bile karanlıktadır.
Bu büyük suç, son derece iyi örgütlenmiş bir soykırım mekanizmasıyla ve çok sıkı gizlilik kuralları altında işlenmişti. Savaş bitip de vahşetin boyutu ortaya çıktığında, sorumluluğu olanlar veya olmayanlar, katillere destek verenler ya da Yahudilerin korunmasına dönük hiçbir girişimde bulunmayanlar için bahane hazırdı: “Biz bilmiyorduk.”

Bosna’daki soykırım ise farklıydı.
Tüm dünya tarafından televizyonlardan naklen izlendi.
Soykırım, BM sözleşmesine göre suçtu ve tüm dünya yaşananları bilmesine rağmen bu suçu önlemek için hiçbir şey yapılmadı.
Duygu ötesi Toplum adlı kitabında,
Bosna soykırımını bu yönüyle ele alan Stephan Mestroviç, Sırp liderlerin, “CNN ve öteki belli başlı medya kuruluşlarında soykırım niyetlerini açıkça ilan ettiklerini” yazdı ve belli başlı devletlerin soykırım karşısındaki tavırlarını özetledi.

Mestroviç, doğal olarak daha çok Batılı ülkelerin tavrı üzerinde durdu, onları suça göz yummakla, hatta suç ortaklığıyla eleştirdi.
Ancak İslam dünyasının durumu da içler acısıydı.
Türkiye, İran, Pakistan ve Malezya hariç, İslam dünyası genel olarak Bosna sorununa duyarsız kaldı.
En aktif destek Türkiye tarafından verildi.
“Birçok Müslüman ülke açısından Bosnalılar desteği hak edecek kadar Müslüman” sayılmamıştı.
Mısır, tarafsız kalmayı yeğlemiş;
Libya, Irak ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bosna’yı değil de Sırbistan’ı desteklemişti.

Avrupa ülkelerine gelince:
Rusya, Fransa ve İngiltere, Sırbistan’a yakın durmakla kalmadılar, Sırpların “sessiz işbirlikçisi” oldular.
Ruslar için Sırplar doğal müttefikti.
Ortodoks Slavların önderliğini yüzyıllardır kimseye bırakmayan Rusya, Sırbistan’a yönelik yaptırımları engellemek için elinden geleni yaptı.
İngilizler de Sırplarla olan geleneksel ittifaklarını bozmak istemediler.
Fransa ise Bosna’ya manevi destek gösterileri altında –Mitterand iş işten geçtikten sonra Saraybosna’yı ziyaret etmişti- Sırpları durduracak hiçbir çabanın içinde olmadı.
Almanya tarafsız kalmayı yeğlemekle beraber, Bosna’nın bağımsızlığının tanınmasını savunduğu için Sırp karşıtı gibi görünmüştü.
İtalya, soykırımı sonuna kadar görmezden gelmişti.
Yunanistan, açıktan Sırbistan’ın yanında yer almıştı.
Soykırım mağduru bir halk olmasına karşın İsrail kamuoyu, devlet politikasını izleyerek Sırp yanlısı bir tavır sergiledi. “Çünkü Bosnalı Müslümanlar, İsrail’in düşmanlarıyla bağlantılı bir halk olarak görülüyordu.”
Clinton, kendi halkını “ABD’de bir Bosna olmasına izin vermemeleri” için uyarırken, “ABD’nin Bosna’da yaşamsal çıkarı olmadığı” açıklandı. ABD için önemli olan güçler dengesiydi.

Batı’nın bu tavrı ya da tavırsızlığı, şiddetli tartışmalara, sert eleştirilere konu oldu.
Ancak eleştiriler, Batı’nın soykırım karşısındaki vurdumduymazlığına, müdahale etmekteki aczine, zayıflığına, kendi ilkelerine sahip çıkmaktaki yetersizliğine odaklandı.
Batılı ilkeler ve değerler, bu korkunç suç karşısında susmayı değil de, müdahale etmeyi gerektiriyordu ama işte Batı kendi değerlerine bile sırtını dönmüştü.
Bu eleştiri Batı için yaralayıcı olsa da, Batı’nın kabul edebileceği seviyeler içindeydi.
Batılı medya, diplomatlar ve politikacılar bu müdahalesizlik tavrını kolayca gerekçelendirdiler.
19. yüzyıldan devşirdikleri klişelerle, etnik bağnazlığın, dinsel şiddetin, tarihsel travmalara takılıp kalmanın, kan dökme geleneğinin Balkan halklarının özelliği olduğunu söylediler.
İki tarafın da eşit oranda suçlu olduğu bir Balkan bataklığına bulaşmanın yararsızlığı üzerinde durdular.
Tam bu sırada, ünlü düşünür Jean Baudrillard ortaya çıktı ve “Vurun Saraybosna”ya yazısını yazdı.
Baudrillard, Batı’nın kendi değerlerine sahip çıkmamasından, suça göz yummasından öte, suçun ortağı olduğunu haykırdı.
Batı’nın Sırp soykırımcı saldırganlığıyla işbirliğine girdiğini cesaretle öne sürdü:
“Avrupa’nın tüm ulusları birleşmiş, Avrupa’nın aşağılık işlerinin uygulayıcıları durumuna gelmiş Sırpları sözleşme yapıp kiralık katil tutmuş gibi.”

Baudrillard, “Batı’nın Sırplaşması” adlı makalesinde de, Sırpların “geleceğin Avrupa’sı için bu temizlik harekâtında Avrupa’nın nesnel müttefikleri” olduğunu söyledi.
“Etnik bakımdan temiz, temizlenmiş, bütünleşmiş ve arındırılmış Avrupa”ya bakarak, “Avrupa zafer edasıyla Saraybosna’da oluşmaktadır” ve “Sırbistan Avrupa mızrağının demir ucudur” diye yazdı.
Bu eleştiri son derece sarsıcıydı ama genellikle göz ardı edildi.
Baudrillard’ın, Batı’yı Sırp soykırımcılarla işbirliğine girmekle suçlaması, bir filozofun aşırılığı olarak değerlendirildi. Ancak sonradan soykırımı tüm detaylarıyla belgelendiren Norman Cigar’ın Bosna Hersek’te Soykırım adlı kitabı, bu iddianın boş olmadığını gösterdi.
Batılı devletlerin, sorunu bir “iç savaş” gibi ele alarak, kıyımın 1995 Dayton Anlaşması’na kadar sürmesine imkan verecek bir politika izlediği ortaya çıktı.
Batı müdahale etmediği için değil, tersine müdahale ettiği için soykırım mümkün oldu.
Bosna Hersek, BM’ye üye bağımsız bir ülkeydi ve meşru müdafaa hakkına sahipti.
Ancak saldırı Bosna Hersek’e yöneldiği halde, Batılı devletler 1992 yılında, Sırbistan ve Hırvatistan’ı dışarıda bırakarak, Bosna Hersek’e silah ambargosu uygulama kararı aldılar.
Bu karar, Avrupa’nın dördüncü askeri gücü Sırbistan karşısında, fiilen Boşnakların silahsızlandırılması anlamına geliyordu.
Bugün kesinlikle biliniyor ki, Boşnakların silahlanmasına ve kendilerini savunmalarına izin verilmiş olsaydı soykırım yaşanmazdı.
Batı’nın Vance-Owen Barış Planı’yla Bosna sorununa ikinci müdahalesi ile ölümcül oldu.
Etnik bölünme modelini çözüm olarak sunan bu plan Boşnak-Hırvat savaşına ve ardından Hırvat-Sırp ittifakına yol açtı ve Boşnaklar iki ateş arasında kaldı.
Son olarak, 1993’te ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve İspanya’nın girişimleriyle Saraybosna, Tuzla, Zepa, Gorazde, Bihaç ve Srebrenitsa BM korumasında “güvenli bölgeler” ilan edildi.
BM korumasının, 3,5 yıl süren kuşatma ve on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıları önlemekte hiçbir yararı olmadı.
(Bosna Hersek’te ülke genelinde 3,5 yıl süren savaşta 312 bin kişi hayatını kaybetti.
Bunlardan yaklaşık 250 bini Boşnak’tı.
Çoğu genç erkeklerden oluşuyordu, 35 bini çocuktu.
Öldürülenlerin neredeyse tamamı silahsız ve savunmasızdı.
Ayrıca tecavüz planlı bir soykırım şiddeti olarak uygulandı ve on binlerce kadın tecavüz ve işkenceye maruz kaldı.)

Srebrenitsa ve Zepa’da 1995’te yaşananlar bu “güvenli bölgeler”in soykırıma nasıl hizmet ettiğini açıkça gösterdi. BM’e bağlı askeri birlikler, bu bölgelerde Boşnaklardan silahlarını teslim etmelerini, aksi takdirde koruma sağlayamayacaklarını bildirmişlerdi.
Boşnaklar tamamen silahsızlandırıldıktan sonra, bu kentlerin Sırpların eline geçmesine göz yumuldu.
Teslim ettikleri silahlarını geri isteyen Boşnakların bu isteği reddedildi ve kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Dahası, BM üslerine sığınan savunmasız Boşnaklar, ne yapacağı çok açık olarak bilinen Sırp ordusuna teslim edildi. Zepa ve Srebrenitsa’da soykırım BM’in gözetimi altında gerçekleştirildi.
Çok sonradan, Srebrenitsa’da BM askeri misyonu tarafından Sırp ordusuna teslim edilen binlerce Boşnak’ın, kafileler halinde katledilecekleri noktalara götürülürken ABD uydularınca anbean izlendiği ortaya çıktı.

Sonuçta, Boşnakların kurtuluşunu Boşnakların kararlı direnişi sağladı.
Askeri dengenin yavaş yavaş Sırpların aleyhine dönmeye başladığının görülmesi ve dünya kamuoyunun tepkisi NATO’yu harekete geçmeye zorladı.
Mestroviç’in deyişiyle “yoğun NATO hava hücumları NATO çimdiklemelerinden başka bir şey değil”se de Sırpları caydırmaya yetti.

Bosna Hersek hükümetinin daha 1993’te Uluslararası Adalet Divanı’na açtığı soykırım davası ancak 2007’de sonuçlandı.
Mahkeme, sadece Srebrenitsa’da yaşananları “soykırım” suçu olarak kabul etti;
diğer toplu katliamları, kıyımları, işkence ve kitlesel tecavüzleri ise “savaş suçları” ve “insanlığa karşı suçlar” olarak değerlendirdi.
Sırbistan’ı ise “soykırımı önlemek için hiçbir girişimde bulunmamakla” sorumlu tutmakla beraber, soykırım suçundan akladı.

Baudrillard bu karardanl yazmıştı:
“Boşnaklar bütün umutlarını, faşizm olarak adlandırılan bir tür katliamın veya iğrenç urun değil de uluslararası demokratik düzenin yok ettiğini biliyorlar.”

Kemal Tayfur

Kemal Tayfur