Cengiz Kahraman

Hüzünlü bir aşk; Şebinkarahisar!

Epiktetos (d. 55 ‘ ö. 135), Yunan filozof. Fɾigya’da köle olaɾak doğdu. Kuzeybatı Yunanistan’daki Nicopolis’e süɾülene kadaɾ Antik Roma’da yaşadı, hayatının büyük bölümü Nicopolis’de geçti ve oɾada da öldü.

Der ki;
“At şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır, ama koşamazsa talihsiz olur.
Köpek uçamadığı için talihsiz midir? Hayır, fakat koku alamazsa talihsiz olur.

İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı için bedbaht mıdır? Hayır, ama temizliği, iyiliği, onurunu, vefayı, adaleti, kaybettiği vakit ruhuna ihanet eder ve tüm değerlerini kaybeder.”

Doğduğun şehre, yaşadığın kente, o şehrin kültürüne, tarihine, geleneklerine, genlerine, ihanet etme güzel kardeşim! Hepimizin içinde kötülükle birlikte var olan temizlik, iyilik, onur, vefa, adalet ve vicdan duygusunu öne çıkar, yaşat.

Çıkar ki; evinde gece başını yastığa koyup, kendinle başbaşa kaldığında huzurla uyu. Hemşehrip duyduklarına kanma, anla, dinle oku, okut, sor, sorgula..! Gelecek kuşaklara da yaşanabilecek bir Şebinkarahisar bırak. Bırakalım!
Kızılderili bir atasözü  şöyle der, “Bu dünya, bu şehirler bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık…”

Bu hayattan sağ çıkamayacağız nasıl olsa, nedir bu bölünme? Bu kavga?
Sana kaşıkla başkalarına kepçeyle verenleri gör. Hak mı, adalet mi bu? Arsızlık, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olma! Sana emanet edilen şehrin, şehirlerin ihanetlere uğramasına, yağmalanmasına seyirci kalma. Mutlu, huzurlu, çocuklarının yarın endişesi olmayacağı sağlıklı kentlerde yaşamak benim de senin de hepimizin de hakkı.  Oy verdin söz sahibi de ol.

********** ********* ********

Sivas Kongresi’nin 100. yılı kutlamaları için geldiğim şehirde bana kalan boş zamanları kısa süre de olsa Şebinkarahisar’da geçirdim. Dostlarım, arkadaşlarım, akrabalarım çok güzel ağırladılar sağolsunlar. Katmerleri, çayları, peksimetleri kısa ziyaretin uzun yol yorgunluğuna değdi.

Şimdiki adı Fatih, kimliğimde Bülbül yazan Gümüşhaneliler diye de bilinen mahalleyi çocukluğum ve  ben adımlıyoruz el ele tutuşarak.
Çeşmesinden sitillerle (metal kova) su taşıdığımız, siğnebit (saklambaç) oynayıp, çıtalı uçurttuğumuz tezekli tarlaları, ağaçları, kuşları, duvarları, taşları çocukken ayak bastığımız her yeri karış karış dolaşıyoruz.

“Uçurtmaların vurulmadığı zamanlardı…” İyi zamanlardı, güzel zamanlardı, kötü zamanlardı…

Kışları kayarak buz pistine çevirdiğimiz yokuş, bize “gargış (beddua)” ederek pistimize kül döken Zennube ablanın sesi…  Çeşme başlarında sitil kavgaları, büyüklerin “dürzüüü” diye başlayan çıkışları. Kulaklarımızda çın çın çınlıyor…!

Ne oldu? Sahi nereye gitti bu insanlar! Biliyorum çaresizlik içinde çocukları için, iş için
bir bir dağıldılar büyük kentlere. Çok azı hayatta.

Evlerse yaşlı ve yorgun! Geçmişin hatıralarına saygıyla eğilmiş gibi öylece durmaya çalışıyorlar olduğu yerde. Hartamalar, hartamalara tutunan samanlı toprak harçlar isyankar ama “kolay kolay ölmem ben, ayaktayım” diyor gururla!  Her sarsıntıda çatlayan, çöken beton binalarla inatlaşarak!

Çocukluğumun sorularına “Bennem…” diyebiliyorum sadece.

Sonunda dolaşa dolaşa eski evimizin de bulunduğu sokağın başına geliyoruz… Su kavgalarının mekanı çeşmeye sırtları dönük oturan üç kişi.

Arkadaşım Burhan Çalık’ın annesi Belkıs abla, Rahmetli Yaşar Başaran’ın annesi Mecnune abla, Sümerbak’tan emekli Mürsel Ekinci…

Mahalleye hayat veren sesler, kavgalar yok. Çeşme yerli yerinde suyu yok, didişecek komşu da!

Mahallenin ürperten sessizliği gelişimizle bozuluyor…
Vaaa!!!  Şu gelen bizim Cengiz döğül mü? Meliha’nın oğlu…”  Sarılmalar, ağlamalar, eski hikayaler, açılan kirli çamaşılar… Geçmişe özlem…

“Nerdesin Yütük!!!” le başlayan sohbetler…

Uzatmayalaım, keşke “yütük”, “sadece ben olsaydım” diye geçirdim içimden. İyi geldi yüreği pırpır eden çocukluğuma… Üç- dört aile de olsa yaşamın sürdüğüne toprak kaymalarına inatla…

O kadar şey var ki yitip giden… Taşhanlar var mesela hanı var taşı yok! Taşhanların hemen karşısında meydan okuyor “Mütehassıs Demirci” Duran Bal! Az ötede Saraç Zeki, aşağıda Nalbant İbrahim.

Depremlere, yangınlara direnen eski çarşı…

Oysa doğru ellerde bir kültür, tarih alanı olabilirdi. Faih’in Camisi’ne nefes aldıracak alan açılabilirdi.  Eski Şebinkarahisar korunabilirdi. Ayakta tutulablirdi. Yaşardı.

Onca bilim sanat ve iş insanı ile övünen şehre hiç ama hiç yakışmıyor bu enkaz… İnsanın içi sızlıyor.
Hemen öte mahallen Tamzara, eski kaymakam Murat Çağrı Erdinç’in girişimi, dernekler ve halkın desteği ile nasıl da hayat buldu. Geçmişi, dokusu hikayesi nasıl korundu. Safranbolu gibi, Beypazarı gibi. Yaşıyor, nefes alıyor. Bir de “akıl suyu” hikayesi oldu bitti. Al sana tarihi korunmuş kimlikli şehir. Emeği geçenlere binlerce teşekkür ediyorum buradan.

Yine de umutsuz olmayalım mutlaka bir gün olacak. Sihirli bir el dokunacak. Belki yarın belki yarından da yakın.

Her gittiğimde habersizce bu sokak gezmelerini yapıyoruz çocukluğumla…

Oynak vursa da bir, betonlardan kaçıp nefes alacak bir vaha arıyorum bir de içimdeki çocuğu yaşatmak istiyorum.Gurbetlere gittik pılımızı pırtımızı, mitilimiz toplayıp. Gecekondular kurduk, bahçelerinde meyve ağaçları, kavakları, tavukları, ferikleri olan. Aynen eski Şebinkarahisar’da yaşadığımız “müstakil bahçeli villalarımız” gibi.

Şimdi dönüyoruz beton bloklar içindeki apartmanlarla, elimizde balkona koyacak bir saksı çiçekle.

Haksız mıyım!
Gurbetteki dostlarımızın selamlarıyla, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

******** ******** ******** ********

NOT: Aslında bu yazıda “patronumuz-gazeteci” Mehmet Yeles’le yaptığım sohbeti, 62 yıllık Yeni Şebinkarahisar gazetesinin hikayesini taşıyacaktım bu köşeye olmadı.
Bunu başka bir zamana bıraktım bu trajik başarı öyküsünü.

HATIRLATMA: Bu arada unutmayın, bu şehrin isim babası Mustafa Kemal Atatürk çok yakınlarda Şebinkarahisar’a geliyor

Cengiz Kahraman

Kaynak: http://www.yenisebinkarahisar.net

Kaynak sayfa: http://www.yenisebinkarahisar.net/kose-yazilari/cok-huzunlu-bir-ask-sebinkarahisar-1190.html

Cengiz Kahraman