Bir Ortaçağ masalıdır Fareli Köyün Kavalcısı.
Farelerin bastığı bir köyü kurtarması için sihirli kavalı olan kavalcı çağırılır köye.
Köylüler epeyce bir altın karşılığı anlaşırlar kavalcı ile.
Kavalcı, sözünü tutup sihirli melodisiyle peşine takıp götürür tüm fareleri köyden.
Ama açgözlü köylüler köylü kurnazlığı ile nasılsa kurtulduk farelerden deyip gariban kavalcıya altınını vermezler. Yalancılığa ve ahlaksızlığa çok kızar kavalcı.
Bir gece herkes uyurken çalmaya başlar sihirli kavalını ve köyün tüm çocuklarını peşisıra büyüleyip götürüverir.
Bir daha asla bulunamaz çocuklar.

Bir masal daha vardır; Peter Pan.
O da büyümenin acısından kurtarmak için; çocukları büyüklerin mutsuz, çirkin dünyasından kandırıp kandırıp götürür Olmayan Ülkeye.
Orada hiç büyümez çocuklar.
Sadece en sevdikleri şeyleri yiyip kırlarda koşup oynarlar. Büyüyüp de kirlenemezler.
Masal tam da bunu sorgular; çocuklar kime ve nereye aittir, hangisi ahlâkidir?
Küçük çocuk demeden savaşlara sürülenleri de düşününce…

İşte bu sabah bu iki masalı düşündüm.
Çocuk bayramında beş yaşında, karanlık bir inşaat boşluğunda bir çocuğun, tecavüze uğrarken kırılan küçücük kemiklerinin çatırtılarını duydum.
On beşindeki başka bir kız çocuğunun, başka ülkeye gidip oranın vatandaşı olmak istiyorum, demesinin nedenini içim acıyarak bir kez daha anladım.

Şiddetten, tecavüzden, ölümden, karanlık gelecekten, yoksulluktan korunamayan bu ülkenin çocuklarını, peşime takıp götürmek istedim. Olmayan bir ülkeye...
Korkunun, açlığın, acının olmadığı, hiç büyümeyecekleri bir ülkeye…
Hem de diğer tüm büyüklere ceza olsun diye…
Gelmişine geçmişine… Hepsine… Hepsine…

nurtenmekki

Kaynak: Facebook